alkol plus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alkol plus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Nisan 2012 Salı

Bu süreci sizlerle geçirmek istiyorum.

Her zaman söylemişimdir, benim buraya yazı yazabilmem için kafamın bayağı bayağı güzel olması lazım. High olmak yetmez yani; wasted olmam lazım.

Fakat gelin görün ki dostlarım, artık o kadar madde içmediğimden o kadar high olmam mümkün değil sanıyordum. Günler geldi günler geçti ve günün birinde hayatımın çok uzak ve çok derin bir köşesinde, ayrı bir dosya gibi duran, hep içimde «o an acaba şöyle yapsam ne olurdu?» diye bir uktesi mevcut, onla ilgili saçlarının kokusundan tut da hangi gün ne giydiğine, her saniye yüz ifadesinden tut da hangi gün nerede karşılaştığımıza falan gibi tüm detayları aynen hatırladığıma da asla inanmayan kadına: « I get a kick out off you» dedim. (Frank Sinatra şarkısıdır; Jamie Cullum versiyonu da epey şen, oldukça şakrak.)

Şimdi burada birazcık işin teknik kısmına girmek isityorum izin verirseniz. Aşk bir kimya meselesidir diye duymuşsunuzdur. Bu kimyasallardan üçü endorfin, serotonin ve dopamin. Üçü ile de sular seller gibi aşık olabilir insan. Ve bir insan şu hayatta bu neurotransmitterlar ile oynayan bir maddeyi belli bir süre alırsa reseptörleri duruma uyum sağlamak için regüle olurlar. Bu durumda da doğal yollardan mutlu olması için (beyin hiç öyle lisede narkoların okula gelip de konferans halinde anlattıkları gibi «ooh kebap endorfin salgilamasam da olur.»  diye düşünmez.) daha yüksek miktarda salgılanırlar. Kısacası bir junkie aşık olarak da çok güzel kafayı bulabilir.

İlerleyen günlerde Hande ile defalarca buluştuk (hayır öyle bir şey olmadı, yıllar öncesinde kaldı o dosya) konuştuk onu bunu çekiştirdik güzel yemekler yedik falan. Ben bunun bir kaçamak kafası ile olmasına şiddetle karşı çıktım; o ise bir yandan rahat olalım dedi ama bir yandan da kendisi de pek geri kalmadı. Girizgâhı toparlamak gerekirse dostlarım, en son yazıyı onun isteği üzerine yazmıştım, şimdi de bir süre ondan bahsetmeyi planlıyorum. Herneyse:

21.11.2010 Pazar

Hande ile en sonunda oturduk konuştuk. Birbirimizi ellemek için bahaneye ihtiyacımız olmadığına karar verdik. Bundan sonra ne olur bilemem, ama ikimiz için de daha az hayattan geri bıraktırıcı olacağı kesin.

Evet çok sevgili gönül junkie'si dostlarım, Hande ile hâlâ bu düzeydeyiz. Birbirimizi çok iyi anlıyoruz evet ama mevcut durumumuz üzerinde bir değişikliğe yol açmıyor bu anlayış. Evet birbirimize karşı rahat olabiliyoruz; güveniyoruz; kusurlarımızı birbirimizden gizleme ihtiyacı hissetmiyoruz. Fakat işin içine birbirimize karşı sorumluluk ve beklenti girdiğinde, yani çok yakın olduğumuzda işler değişiyor. İkimiz de şu hayatta insanları seven insanlarız. Yargılamak hor görmek tepeden bakmak huyumuz değil. Ama biriyle çok yakın olunca ona da kendine davrandığı gibi davranabiliyor insan. Hande de ben de kendimize karşı ultra-gaddarız. Hal böyle olunca da muhabbet tatsızlaştı.

Bu biraz da aşırı konuşmaktan dolayı oldu zannedersem dostlarım. Hande bir kadın olduğu için vücudu için ya da birinin sevgilisi olduğu için değil de, insan olduğu için, muhabbeti için şevkat ile sevilmeye açtı. Bense yeniden aşık olmaya, türlü türlü salaklıklar yapıp bir kadının yüzünü güldürmeye, derdi olduğunda koşacağım, benim yanımda kendini güvende hissedecek bir kadına hasrettim. Tabii ki bunların dışında da ikimiz için de ortak ve farklı sebeplerimiz oldu, onlar da ilerleyen yazılarda.

Bu kadar aşk yoksunu iki insan yıllar sonra bir araya gelince olay maalesef biraz çölden gelip padişah sofrasına oturmaya döndü. Aklımızca çok dikatli ve tecrübeliydik üstelik. Kurallar yasaklar koyduk, kırmızı çizgiler çektik, hatta sözleşme bile imzaladık. Ama dostlar, o esnada asıl büyük resmi kaçırmışız. Devamı bir sonraki yazıya.

Published with Blogger-droid v2.0.4

27 Eylül 2011 Salı

Hayatta Kalmak ya da Hayattan Keyif Almak

Merhabalar sevgili okuyucularım. Sizlerden uzak kalmak inanın bana da çok zor geliyor. İnsan içindekileri kaleme aldıkça aslında kimseyle yakalayamayacağı bir iletişimi kendi içinde kurmuş oluyor. Yani değme terapistlere gitsem şurada yaşadığımı yaşayamazdım. Bu yüzden sizlere çok teşekkür ederim.



Boğaziçi'ni kazanamayacağım ukte okul olarak tercih listesinin en üstüne yazmamdan, ve sonra sürpriz bir şekilde kazandığımı görünce öğrenci işlerini arayıp "Merhaba ben kazanmışım sizin okulu hiç beklemiyordum o yüzden de gelip içini falan gezmemiştim hiç. Şimdi gelsem orada mısınız?" diye sorup "Buradayız gel" cevabını almamdan beri  yıllar geçti. Geçen bu yıllar bende birşeyleri değiştirdi mi, değiştirdiyse de bu değişiklikler bana yaradı mı bilmiyorum. Ama şurası kesin ki çok insan tanıdım.

Envai çeşit hocasından tutun da dönem dönem öğrencisine kantincisinden börekçisine yığınla insan gördüm şu okulda. Boğaziçili olmadığı halde Hisarüstünden çıkmayanlar, tırt bölüme girip 4.0 ortalama yapıp sağlam bölüme geçiş yapma fantazisini gerçek kılabilen insanlar, aylık x lira geliri olan ailenin çocuğuna "senin ihtiyacın yok" diye burs verilmezken 3x lira bireysel burs geliri olanlar, Anadolu'nun çeşitli şehirlerinde dershanecilik sektörünün parlak paralarını görüp "ulan ben bu işi kıvırırım" diye ÖSS'ye girmeden evvel anlaşma yapıp sınavda derece çıkarınca araba falan alan bireysel girişimci profesyonel öğrenciler (kendisinin lakabı prof'tu zaten kilyosta bilenler bilir) var mesela.



Ya da babası Türkiye'nin en önemli şirketlerinden birinin genel müdürü olup, elindeki avucundaki paranın haddi hesabı olmayan, ama nasıl bir yalansa "babamdan para almıyorum ben gider yaptım çok delikanlıyım" yalanını arkadaşlarına yedirebilmiş yavşak da var bu okulda, geldiği ilk sene bir kulübe çöküp şimdi istediğine iş yaptırıp istediğine iş yaptırmayan da var. Komünistlere ise hiç girmiyorum, "senin malın bizim malımız, benim malım benim malım" kafasında insanlar var. Gerçi sonradan öğrendim, onlar komünistler arasında da saygı görmüyorlarmış meğersem. Meğersem benim tanıdığım solcular yavşak oldukları için ben tüm solcuları yavşak sanıyormuşum. Halbuki puşt her siyasi görüşte puşt. Neyse konumuzdan ve konumumuzdan sapmayalım.


Son birkaç gündür tatildeyim. Tatil demek benim için bir anlamda detox demek. Çünkü normalde detox yapmaya kalktığım zaman her yerde sorun yaşıyorum. Detox demek de recreational demek. O da yazı demek. O yüzden yazıyorum zaten bu yazıyı :)

Boğaziçinde gördüğüm onca insana rağmen bir tanesi var ki işte onu diğerlerinden ayırırım. Adı Gizem. Tarih bölümünde okuyor. Zaten Boğaziçi'nin Tarih bölümünden de kalitesiz insan çıktığını görmedim.
Bir insanı şu hayatta kaliteli yapan şey, bence, ona karşı bir maske takınmak ihtiyacı hissetmemem, kendim olabilmemdir. Bütün iyiliğimi kötülüğümü çirkinliğimi tatsızlığımı ve bayıcılığımı hiç gizlemeden ilişki kurabiliyorsam o insanla, o insan olgundur. Gizem de böyle. İlk tanıştığımızda muhabbetimiz "bana yalan söylemeyi öğret, ben yalan söyleyemiyorum" demesiyle kurulmuştu. Ne olduysa, kendisine hiç yalan söylemedim. Çünkü beni hiç yalan söylemek zorunda bırakmadı. Bence hayatta aldatan insanlar diye bir kategori olmadığı gibi yalan söyleyen insanlar da yoktur. Yalan söylenen insanlar vardır. (maalesef ben de onlardan biriyim lan)

Gizemi size nasıl anlatabilriim bilmiyorum ama eğer bir kızım olsaydı Gizem gibi olmasını isterdim diyebilirim. Şimdi bunu açıklamak evet çok zor ama ille de isteyenler oldu ben de yazıyorum işte.

Grow yapmayın. Yasaktır.

Şöyle düşünün, bu kız hayatta cigo falan içmez. Post-modern jankilerden biridir ve terapistlerin yönlendirmeleriyle serotonin bombardımanı yaratan maddeler kullanır. Ama ben dün öğrendim ki bu kız grow yapmış bir dönem. Evet bildiğin grow. Çünkü ailesinde birinin cigo gerektiren bir rahatsızlığı var ve güzel ülkemde cigo ilaç olarak kullanılamıyor. Salak saçma ilaçların bini bir para, ama onlardan çok daha mantıklı ve çok daha zararsız olan cigo, yasak. Şimdi burada medikal cigo avukatlığı yapacak değilim, isteyen açsın wikiden baksın ne faydası varmış ne hastalıklara iyi geliyormuş diye. Ama şu kadarını söyleyeyim, benim annemde de vitreus dekupajı denen çok nadir bir rahatsızlık var gözle ilgili. (Daha önce Turgut Özal'da olmuş bir rahatsızlık, acaba o cigo içmiş midir hehehe) Eğer Amerika'da olsaydı, doktora gittiğinde doktor ona direkt olarak cigo yazacaktı. O rahatsızlığın tıp dünyasında kabul görmüş çaresi cigo yani.

Son seksen yıldır dünyada yaratılan "kenevir ve afyon kötüdür ve bütün kötülüklerin ana-babasıdır" yalanına tamamen inandığı (konuyla ilgili olanlarımız hariç hepimiz gibi yani) ve hayatında bir kez olsun denemediği halde  ailesindeki bir insana derman olsun diye grow yapan insana da ben saygı duyarım.

Tabii şimdi her şeyi de burada yazmak zor, ben bu kızı şu yüzden beğeniyorum şurasını beğeniyorum yazsam "olm kız kovalamalı çok blog var biz burayı onun için mi okuyoruz" diyeceksiniz sevgili eşşolusu okuyucularım. O yüzden mecbur bu tarafından ele aldım konuyu.

Dersler başlamak üzere, çok çeşit insan var okulda. Değerli olanları bulunca kaçırmayın.
Hepinizi saygıyla kucaklıyorum.
Boğaziçi Bin Beşyüz

9 Eylül 2011 Cuma

Boğaziçi Üniversitesi 2011 Girişliler

Merhabalar genşler, madem google kazan ekşi sözlük kepçe; götündeki kılları kadayıf olmuş okulunu bitirmesine daha bilemediği bir süre olan 2007 girişli  bir kaşar abinizden size belki üç-beş tavsiye düşer.

Öncelikle hoş geldiniz okula. Hepiniz kırkbir faklı triptesiniz biliyorum, öğrenebileceğiniz ne varsa öğrenmek istiyorsunuz. Buradan öğrenecekleriniz annelerinizin babalarınızın onaylayacağı şeyler değil. Hocalarınızın makul göreceği türden şeyler değil. Evet böyle yasaklı işlere de ayrı bi bayılıyosunuz, üniversitede kızlar teklif etmese de bakarsın Güney kampüs bir nevi Amsterdam olur üç beş joint içeriz; dizilerde görüp duruyorduk gerçeğinin tadına bakarız diyorsanız bari biraz dikkatli olun, milletin mezesi olun olmasına ama Kilyoslu taş kadın*lar gibi kukuyu popoyu kaybetmeyin diye yazıyorum bunları.

*Boğaziçinde, hücrelerinde Y kromozomu olmayan herşeye kadın denir.



Kayıtlar nasıl oluyor prof geçilebilir mi falan onları internetten araştırıyorsunuz zaten. Dediğim gibi, benim alanım farklı. Temiz çocuk olmaya geldiyseniz okula takılmayın bu blogda. Okulu bitiremesem de olur ama bitireyim lan diyenler iyi dinlesin:



1- Ailenizle görüşme sıkıntınız falan olmadan alkol içeceksiniz. Ayarını iyi tutturun yoksa sonra çok pişman olabilirsiniz.

Evet bunu ben bile yaptım ilk senemde, lise yıllarımda doya doya içme şansım olmuş olmasına rağmen.
Boğaziçi'nin resmi maddesi, maalesef ülke genelinde olduğunun sanıldığı gibi -anadoludaki üniversitelerde pek de öyle değil conlorem benim- alkol'dür. Alkol okulda kulüpler başta olmak üzere her tarafta içilir. Eh, lisede sıkı çalıştınız Türkiye'nin en iyi üniversitesini kazandınız. Ailenizden uzaksınız, ve hayatınızın geri kalanında, hayatınızın önceki kısımlarında sevişmiş olmanızın sizin için bir dezavantajdan çok avantaj olacağını düşünüyorsunuz. Bunun da katalizörü hakikaten alkol. Alkolü hiiiiç sevmem ama bu özelliğini de reddedemem. Neyse, sevişme olayından ben çok anlamıyorum o konuyu da bilenlerine danışın. Ben size alkolün maddesel özellikleriyle ilgili birkaç tavsiyede bulunayım:


  • Hangi cins içki ile başladıysanız onunla devam edin. Biradan başlayan bira içsin rakıdan başlayan rakı içsin yani gecenin sonuna kadar. Aptala açıklar gibi açıklamamalıydım sanırım.
  • Ne kadar içeceğinize içmeye başlamadan önce karar verin. İstediğiniz kadar rahat olun isterseniz oturup bi büyük rakı içeceğim diyin ama asla x miktar içki içtikten sonra "daha da içeyim" demeyin. Ya da diyin de işte, sonra kukuyu popoyu kaybedebilirsiniz o yüzden diyorum.
  • Aslında yurtlarda içki serbest, ama adam gibi içene. Poposuyla içene yasak sadece. Nasıl mı anlıyorlar peki? Gayet basit. Kağıt üzerinde yasak yurtlar genelinde, ama kolay kolay arama tarama yapmıyorlar, yaparlarsa da çok derin yapmıyorlar, yaparlarsa da patlatmıyorlar. Eh, ama siz mal gibi içip içip kusunca da kendi kendinizi yakmış oluyorsunuz ve o zaman da o yasaklar uygulanabiliyor. Genellikle yurt müdüründen yurt müdürüne bu konuda da esneklikler söz konusu. Ama genel olarak inanılmaz başarılı bulduğum bir mantık. Yasak olsun, ama kaşınmayana uygulamayalım. Aslında Boğaziçi alkol konusunda harm reduction felsefesini yakalamış lan.
  • Bira, her koşulda herkes için standart bir içkidir. Kıymetini bilin. Ekstra içelim cart curt demeyin boşu boşuna. Hakkaten alkolik olmadıkça düz bira yeterli.
  • Düzenli içmeyin. Her akşam içmeyin. Alkolik öyle olunuyor. Her akşam saat 8'de bir bira içen adam alkolik olur bir süre sonra. Ve inanın bana, alkol bağımlılık bakımından en kötü maddelerden biri. Size öğretilenlerin aksine duyduğunuz ya da duymadığınız maddelerden daha zor bırakılıyor ve withdrawal* süreci inanılmaz zor. (*: bunu merak eden google'lasın açıklaması zor. tıbbi bir terim. çekilme diye de geçer Türkçe kaynaklarda)
  • Daha fazla içmek daha fazla prim yapabiliyor, özellikle hazırlık yılında. Ama siz biraz kaşar olun ve daha fazla içerek değil de ne bileyim, içki kültürünüzü arttırarak falan prim yapın. Bu konuda çok başarılı çocuklar gördüm. Erkekler özellikle size tavsiyemdir.
  • Eğer aşırı içip de ciddi sorun yaşarsanız yardım almaktan çekinmeyin ve gecikmeyin de. Atlayın taksiye dönün yurda. Genellikle -ilk kez oluyorsa- bir şeyler yaparlar ve ailenize haber vermezler. Sağda solda kusup sızıp kalmayın, sonra hiç beklemediğiniz sabahlarla karşılaşabiliyorsunuz.
  • La Liberta içki içmek için gidebileceğiniz en güzel yerlerden biri. Biliyorum Anadolu'nun bağrındaki Anadolu Liselerinden geldiniz ve Taksim sizi çok çekiyor. Ama inanın bana en güzel ortam en güzel prim en güzel camia Hisarüstünde. Millet Hisarüstü'ne takılamadığı için, Boğaziçili olamadığı için takılıyor Taksime.
  • Hisarüstündeki tekeller eğer düzenli müşterileri olursanız bardaktır çanaktır açacaktır böyle eşantiyonlar verebiliyorlar ve ellerinde bol bol mevcut oluyor. Buradaki kilit nokta hep aynı yerden alışveriş yapmak. Seçin bir tanesini hep oradan alın ve adamlarla tanışın.
Evet alkol ile ilgili diyeceklerim bunlar. Gelelim hepinizin burayı okuma sebebi olan ve meraktan kudurduğunuz cigo meselesine:

2- Cigo, Boğaziçinde beklediğinizden fazla içiliyor ama öyle herkes içiyor falan da değil. Yani öyle yabancı dizi üniversite ortamı falan beklemeyin. Kimsenin evinde bong falan yok. (Amsterdam'a gidip toplu alışveriş yapıp dönen asitçi tayfayı saymazsak) Cigoyu nasıl bulursunuz inanın ben de bilmiyorum. Bir şekilde denk gelir işte. Sonuçta toplumun genelindeki cigo içen insana keş muamelesi yapma, toplumdan dışlama ve aşağılama, ondan her türlü götlüğü bekleme anlayışı maalesef Boğaziçinde bile var. O yüzden de içenler kendi aralarında takılmak ve aralarına yeni birilerini almamaya çalışmak durumundalar. Genelde patlayanlar hep aşırı reklam olanlardan çıkıyor. Mesela benim bu blog'u açmam bile aslında çok yanlış bir hareket. Ama yine de bildiklerimi sizlerle paylaşıyorum ki siz de el yordamıyla öğrenmek durumunda kalmayın, yalan yanlış bilgilere boğulmayın.


  • Cigo'nun adı söylenmez. Bir isim takılır. Gazetede dergide kitapta geçen kelimesiyle ondan bahsedilmez yani. Bu çok basit bir tekniktir. Konunun ya da dolayısıyla camianın içinde olmayan, yani içmeyen anlamasın diye içenlerin kendi aralarında anlaşma yöntemidir. Burada da o yüzden adıyla okumuyorsunuz. Google'da dahi reklam olmaya gerek yok. Son derece level 1 bir akıllı olma durumu yani bu.
  • Cigo'nun kurutulmuş yaprak-bud-dal halinde olanına başka isim, toz halinde olanına başka isim verilir. Esra-Kubilay, Çay-Kahve falan gibi. Toz halinde olanı aslında o haliyle içilmez. Bir işlemi vardır. Ama onu da öğrenirsiniz artık. Ya da o işlemi yapmadan içer yeni olduğunuzun façasını verirsiniz.
  • Boğaziçi'nde kimse kimseye cigoyu nasıl edindiğini söylemez. Zorlamayın. Yakın arkadaşınız olursa, öncelikle en azından bir ya da iki kere beraber edinmek şartıyla, sorup öğrenebilirsiniz. Ben isteyene hiç kıvırmam söylerim ama. Boğaziçili olamadım kendi bağlantımı kendime saklamak konusunda.
  • Bir edinimde üç basamaklı miktar verirseniz bilin ki ters giden bir şeyler var. Daha da ödenecek tutar ayrıntısına da girmiyorum tabii.
  • Korkmayın o kadar abartılacak bir şey yok, ilk içişinizde çok büyük ihtimalle "bu muymuş lan o kadar abarttığınız" diyeceksiniz. Benim kaplumbağam öyle dedi en azından.

Atı ve kedisi mi? Ahahahaha


Şimdilik birle iki olsun, devamını getiririz 2011 girişli cıvırlar. Hepinizi öpüyorum.
BBY

21 Kasım 2010 Pazar



İnsan, ne kadar uğraşırsa uğraşsın, yaşadığının değerinin ne düzeyde olduğunu bilemiyor. Geleceği görebilmek, adına analiz denen müzmin başarısız bir geyik muhabbeti. Hiç hazzetmediğim ama sesinin sadece korsenin sıkıştırmasıyla oluşmadığına inandığım Şebnem Ferah da mesela;
"Sıradan basit bir günün uğruna 
Hiç dua etmemiş hiç yalvarmamıştım" 
diyerek olayı çözdüğü konusunda beni ikna etti. Hiç boşuna şımarmayın yani, şu dünyada insanın başına öyle şeyler geliyor ki, emin olun şimdiki hayatınız 1500'lüktür.

Hayatı kaçırmak ise yeni hobim adeta. Gereksiz yerlerde gereksiz zamanlar kaybederek yine ve yine hayattan geri kalıyorum dostlar. Bu sefer bir hatuna tutuldum ama. Üstelik bu -bence dünyanın en güzeli- kadın, kendi tayfasının çirkin ördek yavrusu diye geçiyor. Onu da sonra anlatırım.



Her yazının başında gereksiz hayat çıkarımları yapmama kızıyor musunuz be dostlar? Ben özgüveni düşük biriyim gerçek hayatta. Bu sonucu yazılarımdan çıkarmanıza gerek yok, adını kendim koyuyorum rahat olun.



05 Kasım günü, Boğaziçi çok enteresan kafalar yaşadı. Boğaziçinin her blogunda, İşletme Kulübü'nden Müzik Kulübü'ne SBK'dan SSUKB'ye her kurum bu konuya girdi. Ben de iki rektör eskitmiş bir repetitive revolver olarak kendimi geri tutmayacağım.

Polisin okula girmesi, benim için dev GMC araçların mavi-beyaz-kırmızı yanıp sönen lambaları demek. Herkes o gün çok gereksiz kastı kendini. Ne öğrencilerden ne de polislerden korkmaya falan gerek yok. Bu okulda Tayyip Erdoğan'a fiziki bir zarar falan verilmesi mümkün değil. Başbakan düz kantine gelip oturabilir, biz de oturur muhabbet ederiz. Bunu 2006 yılında Hırant Dink yapmıştı. Tabii, kendisi kadar delikanlı olan kaç kişi vardır bilmiyorum.

Efendi gibi gelip açılış yapıp gitselerdi, efendi gibi protestolar falan yapılır, ama bir sorun da olmazdı. Tekrar söylüyorum, Hırant Dink, tam da öldürülmeden hemen önceki döneminde gelip kantinde bizle oturdu. Kendisiyle karşılıklı çay içmişliğimiz vardır. Başbakan da Orta Kantin'e gelmezdi belki, ama eminim ki İşletme Kulübü'nde bi toplantıya falan katılsa gayet eğlenceli ve yararlı geçerdi.

Çok uzaktan bir akrabam Amerika'da ünlü olmuş. Bu hafta ona taktım kafayı. Adamın klibi var, ve resmen benim kanımdan canımdan bir insan lan. Onu dinlerken biraz memleketime de takıldım; Türkçe Pop epeyce güzel bir müzik türü. Emre lan, lafım sana: Bir ağız tadıyla içemedik senle bu dönem. Ayıp ediyorsun kardeşim, bir zaman yarat.

  • Bayramda neredeyse tamamen uyudum ve araba kullandım. Akraba ziyaretleri bizde uzun mesafeli oluyor biraz. İstanbula döner dönmez tabii ki Hisarüstü'ndeki stratejik konumumu aldım. Ve şu karara vardım: Uzun tatillerde Hisarüstü'nde saat erken olmaz; geç olur.
  • Kadın olmasına rağmen bu durumun aramızdaki ilişkide nedense yer almadığı bir kankam var. Ama bir yandan da mesela, erkek bir kankamla birbirimize dokunabiliyorken onla dokunamıyoruz. Açıkçası ben çok dokunmak da istemiyorum, geriliyorum. Bu neden olur? Bana biraz akıl verin lan.
  • İşte o kankamın secondary tayfalarından birinde geçen yazımda bahsettiğim Gülşah var. Gülşah tayfanın güzel kadını. Meltem ise o tayfanın çirkini rolünde. Yıllardır resmen algılarımızla oynamış Gülşah, oynanmış algılarımızın çoraplarından sökülemeyeceğini fark edip kullanmış. Arkadaşlar açıklıyorum: O tayfadaki seks yapması en zevksiz olacak insan Gülşah'tır. Buna eminim.
  • İşte, kankam Dicle, geçen hafta İdil'den bahsederken iki de bir Meltem'i konuya sokup durunca merak edip gittim facebook sayfasına girdim. İlk görüşte Meltem'e aşık oldum desem yeri. (tam olarak da öyle değil, çünkü aslında orada olan şey, dört yıldır gördüğüm kızın film şeridi gibi "oha oha güzelmiş laaan" diye gözümün önünden geçmesiydi) Şöyle bir sorun var gerçi, kendisine mesaj attım ancak ilk cevaptan sonraki konuşmayı uzatmaya çalışma mesajım cevapsız kaldı. Böyle durumlarda içim eziliyor. Meltem, seni çok mutlu edebilirim. Dicle, ne olur bir şeyler yap.
  • Hande ile en sonunda oturduk konuştuk. Birbirimizi ellemek için bahaneye ihtiyacımız olmadığına karar verdik. Bundan sonra ne olur bilemem, ama ikimiz için de daha az hayattan geri bıraktırıcı olacağı kesin.



Hayattan vitaminimi yeterince alamadığım için alternatif hayatlara tutuluyorum. İnternette size bunları anlatıyorum, çünkü ben gerçek hayattan geri kalıyorum. Eski wowcular ne dediğimi çok iyi anlarlar.

Beni okuyan kızlardan biriyle tanışıp
Sonra da uzun süreli ve derinlemesine bir paylaşımda bulunabilmek için 
Bu blogu kapatabilirim mesela. Yani merak etmeyin, ben badass değilim, olamam da.

Hepinizi kendimden farksız sanıyorum
Boğaziçi Bin Beşyüz

9 Kasım 2010 Salı

Bu nasıl bir hafta sonu...


Hisarüstü'nde hayat, beklediğimin aksine, aynen beklediğim gibi. Bu, şu demek oluyor: Hani insan der ya kendine, "üniversitede hayat hiç de öyle beklediğim gibi olmayacak, dersler şunlar bunlar" diye, o yanlış çıktı. Gayet de eğleniyorum tamamen. Belki de hatam, hisarüstü'nde yaşamaya geç başlamak bu durumda. Çünkü derslerden gerçekten geri kalıyorum. Eğlenirken içimde hep geçen seneki ev arkadaşım gibi, normal öğretim süresi boyunca tamamen takılıp, sonra okulun uzamış kısımlarında okumaya başlamak korkusu var.


Bu haftasonu çok geç başladı. Hafta sonunu başlatmak için gerekli olduğunu düşündüğümüz malzemeler zaten oldukça eksikti, onları kısmen de olsa tamamlamam pazar akşamını buldu. Ben de bu yüzden hafta sonunu çarşamba akşamına kadar uzatma kararı aldım. Perşembe sabahı dokuzda sınavım var bu arada, ama o sınava da geçen hafta sonlarından birinde hem eğlenip hem de işe gittiğim gibi çalışmayı planlıyorum.

Neyse, hayattan ne biçim de geri kaldığımı falan yazacak değilim. İyi kötü yürüyor işler. ÖSS'ye girmeden önce konuları bitirmeyen ben, okulu bitirmeden önce işe girerim zaten, merak etmeyiniz dostlar..


  • Hafta sonunun ilk akşamı olan pazar akşamında, sürekli görüştüğüm kankam Ersin ile beraber Taksim'e gitmiştik, ufak bir iş için. Orada iş uzayınca ben de sıkılıp Kadıköy'deki bin beş yüz puanlık günlerimden kalma bir hatun olan Betül ile buluştum. Beklediğimin aksine, hatun bize gelmek için acayip derecede ısrarcı olunca kabul etmek zorunda kaldım. Bir çift kaba meme uğruna Taksim'de bira içmiş olmak beni çok yordu dostlarım. Adeta alkol perişanlığı yaşayan bir cumartesi akşamı 110u yolcusu gibiydim. Ancak daha sonra eve geldiğimizde işler iyice yoğunlaştı, hem de negatif anlamda. Birbirlerinden gizli, birbirleri hakkında, o sırada mutfakta bulunan bana mesaj atan iki kızı birden bu bünye pek de kaldıramadı. Bir de bunlardan bir tanesi -hayatta ilk kez başıma gelen bir olaydır bu arada- beni kaldırmaya çalışıyor olunca, hem bi' hoşuma gitti, hem de bi' yabancılaştım. Orada kararımı verdim dostlarım, İngilizce bilmeyen en fazla bir insan olabilir hayatımda. O slot da dolu. Biliyorum, çok Boğaziçilice bir yaklaşım, ama elimde değil.
  • Emre ve Ötesi tayfasıyla aslında bu hafta sonu vakit geçirmek üzere sözleşmiştik, ancak onlara istediklerini sunabilmek için kendimi hazır hissetmem çok zaman aldığı için yetişmedi. Bu durumun sebebi ise ay sonuna yeterli parayı ayırmamış olmam ne yazık ki. Daha önce de çok bahsettim, ek gelir kaynakları yaratıp ekonomimi düzeltmem lazım. Öbür türlü, özellikle de Hisarüstü'nde hayat çok zor. İnsanlara istedikleri şeyleri sunmadıkça, benim gibi Beşirlere kendini sevdirme şansı da çok yok hani. Behlül iseniz işler değişiyor mudur, sanmıyorum.

  • Çünkü Behlülcesine davranan insanlar inanın çok fazlalar burada. Bol bol görebiliyorsunuz. Kilyos'tan çocukluklarını bildiğiniz adamların şimdiki yalandan cool'luklarına bakınca, Behlül olmanın ancak dizilerde gerçekten başarılı olabileceğini anlıyorsunuz. Okula file çorap ile gelmeyi adet haline getirmiş, Erol Köse'nin başyapıtlarından biri olan Gülşen'e benzeyen, Gülşah adında bir arkadaş var mesela buralarda. Kızda resmen "cool gözükmeye çalışma" virüsü var. Yani onla bir süre beraber takılan, cool gözükmeye çalışır oluyor. Ve Gülşah'ın cool gözükmeye çalışmasından daha başarısız duruyor. Bir virüs bu çünkü, yıllarca onla yaşayınca daha sağlıklı görünüyorsunuz.
    • Gülşah'ı aslında birkaç gün öncesine kadar çok güzel buluyordum, ta ki İdil'in olmamış bir versiyonu olduğunu ve ıssız ada teorisini fark edene kadar. Bu noktada İdil'den de kısaca bahsetmem gerekiyor: Kendisi şu okulda kıskanıldığım ilk insan olduğu için gurur duyduğum biri. O derece kaliteli bir insan yani. Şu dakika gelsin, en yakın nöbetçi kuyumcudan yüzüğü alıp takarım, o düzeyde bayılıyorum.
    • Issız ada teorisi ise şu: Gülşah, İdil, ve o tayfadan birkaç kızı daha alıp bir ıssız adaya koysak, yanlarına istedikleri yiyecek vb. malzemeyi ve cımbız vb. tüm bakım malzemelerini versek, ancak hiç kozmetik malzemesi vermesek ve eskiyen kıyafetlerinin yerine yenilerini kendileri yapmaları gerekse; bir taksi bagajı kapağı gibi file ile kaplı bacaklara sahip Gülşah, o adaya en güzel girip en çirkin çıkar.
  • İngilizce bilmeyen sevgilim ise iyice unuttu beni, unutturdu kendini. Onu çok özlüyorum. Bayram diyip seyran diyip bir şekilde öpmem lazım.
  • Arkası gelince eklerim dostlarım, hafta sonu olanca hızıyla sürüyor zaten. Operalar beni bekler, beni sever.


Hisarüstündeki odamın kapısında, her giren kız için bir tick attığım bir köşe var. (Bundan onlara da bahsediyorum, amaç sadece hayatı yakalamak sakkın ola ki yanlış anlamayın)

Bu hafta iki tick birden attım.
Boğaziçi Bin Beşyüz

21 Ekim 2010 Perşembe

Geceleri anlık kararlarla kısa buluşmalar, her zaman kafa güzelken yapılmaz.



Dün gece 12 saat uyuduktan sonra, bugünkü boş günümü boş geçirerek adına yaraşır bir şekilde değerlendirdim. Her ne kadar akşamında ödev yaptıysam da, o esnada ani bir kararla Sinem ile buluşup, kısa bir çay içme molası verdim. Yakınlarımda oturuyormuş. Komşularımı seviyorum.

Ev arkadaşlarımla internet hızı üzerine ciddi bir münakaşaya giriştik, en olmadı wireless ile komşularla ortaklaşma planındayım. Download yapmak sevdasını terk edeli çok oldu, ama youtube izlemeden yaşanmıyor dostlar.

Hayatta muhabbet kuramayacağımı planladığım insanlarla da ortak arkadaş+alkol plus kombosu ile ihtimaller yakaladım, buraya da notunu düşeyim ki ileride ne olduğuna göre geri dönüp bakabileyim.

Hafta sonu buralarda olmayacağım. Hisarüstü'nde bir haftasonunu kaçırmak epey pahalı olsa da, işe gidiyorum. Prensibimdir. Önce iş, sonra.

Hepinizi küçük küçük öpüyorum.
Boğaziçi Bin Beşyüz

18 Ekim 2010 Pazartesi

Anayasaya hayır diyen kızlar, bana da hayır diyorlar. Evet diyenler beni tanımıyorlar.





Hayata tutunmak, aslında boşa geçen zamanımızı değerli olduğunu sandığımız şeylerle doldurmaktan ibaret. Bense, Boğaziçi'nde neredeyse her bölümün zorunlu dersi olan ekonomiyi o kadar sevdim ki, defalarca okudum. Öğrendiğim en önemli şeylerden biri ise şu: Bir kaynağın ne kadar kaldığını bilmeden, ona bir değer biçmek imkansızdır.

Hayatımızdan geri kalan süreyi ölçmemiz imkansız. Beş dakika sonra yaşayıp yaşamayacağımızı bilmiyoruz. Anı yaşama zihniyetiyle de insanın burnu boktan kurtulmuyor. Öyleyse ne yapmak lazım?
Bunu bilmek ise büyümekle gerçekleşiyor sanırım. İnsan büyüdükçe süpermen olma hevesinden vazgeçiyor.




Ama, Boğaziçi'nde işler çok farklı. Buradaki çocuklar, hala çocuklar. Çünkü altı yaşlarından beri ne yaptılarsa hep en iyisini yaptılar. Okullarının, ailelerinin hep "en" çocukları idiler. En zeki, en çalışkan, en güzel, en yakışıklı, en zengin hep burada.
O yüzden de, buradaki çeşit çeşit duygu durumu hep uçlarda yaşanıyor. Junkie olan en junkie, marjinal olan en marjinal olmak istiyor. Ben de öyle istiyorum. Gel gör ki, bu da insanı mutsuz ettiği zaman dibe vurdurmadan bırakmıyor. Zekanın mükafatı başarı ise, laneti de mutsuzluk.


Geçtiğimiz üç haftanın içerisinde aslında pek çok şey yaşadım. "bunu bloga yazacağım" dediğim şeyleri bundan sonra not edeceğim. Pek çoğu hafızamdan kişiliğime kaydı. Her zamanki gibi gereksiz olgun giriş ayaklarını bırakıyor ve madde madde maceralara geçiyorum dostlarım:



  • Liseden üniversiteye upgrade etme hatasında bulunduğum sevgilimle, Hisarüstü'nde gece vakti terlikli karşılaşma hayalim, kısmen gerçek oldu. Burada doğru noktada oturmak çok çok önemli. Ama buraya akbil ile gidip gelmek gerçekten çok eksik bir hayat. Yurtta kalmış, anasının evinden akbille gidip gelmiş, anasının evinden gerek spor, gerek aile arabası ile gidip gelmiş, ve sonunda eve çıkmış biri olarak söylüyorum. (bunların her birini birer dönem yaptım) Hazırlıklar özellikle sözüm size: İkinci yılınızda beğenmemezlik falan yapmayın, şöyle ya da böyle olsun ama mutlaka eve çıkın. Eve çıktıktan sonra başarısız olursanız istediğinizi yapın, ama önce bir çıkın.
  • Boğaziçine giremeyip Hisarüstüne giren tayfa ile iletişimim bu üç hafta içerisinde yok denecek kadar azdı. Biraz daha beklemeniz gerekecek Emre'nin tayfası. Sezonu geç açacağım, ama keseyi geniş açacağım.
  • Namım iyicene duyulmuş. Beklenmedik yerlere çağırılır oldum. Beklenmedik zamanlarda çağırıyorum ben de karşılık olarak.
  • Dersleri bu dönem çok güzel toparlayacağım. Yazın Amerika'da work n travel hedefim. Onun için de ortalama gerekiyor.
  • Parasal durumum gerçekten berbat. Cimrilik artık işe yaramaz oldu. O yüzden bir an evvel alternatif gelir kaynakları üretmem gerekiyor.
  • Beni tanıyanlar, sözüm sizlere: Sizlerle iletişimimi ilerletmek istiyorum. O yüzden mesaj atın, bir şey yapın. Beni yaratan adamla değil, benimle konuşacaksınız yalnız, Boğaziçi Bin Beşyüz ile. O ayrımı kesin olarak yapmaya hazırsanız internetten istediğiniz gibi sevişebiliriz.
  • Evde haftada bir kalabalık, haftada bir de tenha eğleniyorum. Aslına bakarsanız pek de eğleniyor sayılmam, çoğunlukla öğrendiklerim beni daha pis bir insan yapıyor, dolayısıyla da moralim bozuluyor. Ama her haftaya daha güçlü başlamak benim için kârlı bir ticaret. Kafaların çok güzel olduğu o akşamlarda, bu karmaşık ortamın biraz daha derinlerine iniyorum her seferinde.

  • Bu dönem bir kulüpte çılgınlar gibi çalışmak istiyorum. Lütfen bana bir kulüp tavsiyesinde bulunun. Ama gerekçeleriyle. Sinema kulübü olmaz ama. Birkaç kez gittim, ısınamadım. Ama oradaki Kylie Minoque'a bayılıyorum, çok güzel hatun.
  • Hisarüstü'nde oturmak insana spontane işler yapma lüksü sunuyor. Ama evden çıkmaya üşenmemeniz lazım. O yüzden börekçiye ne kadar yakın, o kadar iyi. Dikkat edin, okula demiyorum.
  • İngilizce bilmeyen sevgilimle işleri çok ağırdan alıyorum. Bir Boğaziçili ile evlenemem. Onun için en azından Behlül olmam lazım, Nejat İşler kurtarmaz.

  • Kız değil kadın diyenlere, kamış değil pipet diyeceğim. Hayatınızı üzgünlükle doldurmayın lan. Toplum çirkin, devlet kötü, şirketler yavşak, size öğretilen her şey aleyhinize, dünyayı kukuletalı adamlar yönetiyor. Oğlum boşverin lan, biz de eninde sonunda gerizekalı primatlarız. Memeliyiz. Aslanın pençeyi indirip ceylanı yemesi kadar doğal süreçler tüm yaşadıklarımız. Karl Marx'ın evlat acısı çeken bir baba, Engels'in ise ortama kafa güzelleştirici götüren bir "boğaziçine giremeyip hisarüstüne giren" olduğunu öğrendiğim gün çok güzel bir gündü. Oraya da otomatik vitesli bir araba ile gitmiştim.
  • Karşınızdakinin huyuna gitmek yerine, ısrarcı bir şekilde sizin tercih ettiğiniz iletişimi kurmaya çalışırsanız; insanlar size saygı duyuyor.
  • Havalar çok soğuk, insanın ders çalışası gelmiyor.
  • Ama Boğaziçi'nin kızları gerçekten çok güzeller. İnsanın okula gidesi geliyor.

Hepinize dokunmak istiyorum.
Boğaziçi Bin Beşyüz

26 Ağustos 2010 Perşembe

Where I End And You Begin. Beggin huu..

Büyümek zor. Becerebilecek miyim bilmiyorum. Elimden geleni yapıyorum, ama yine bir yerde bir şekilde patlak veriyorum. Belki de, büyümek dediğimiz şey, büyüme çabasından vazgeçmekle eşzamanlı oluşan bir doğal süreç. Bilemem.
Son günlerde hayat yeniden canlandı. Kazadan sonra epeyce kendi kabuğuma çekilmiştim. Her ne kadar konuyu bilenler "bir şey olmaz" dese de emin olamıyordum. Hala emin değilim tabii ama, sigortacı arkadaşım Alper, dosyayı bir saat kadar inceledikten sonra inanılmaz başarılı bir iş çıkarttı. Artık o konu bir "matter of time" diyebilirim. Bekliyorum. Bir gelişme olursa da yazarım.
Gelgelelim olup bitenlere:
  • Nihat'la takıldığımız akşam kendisini ellemeden duramayan bir hatun vardı ortamda. Bir iki gün sonra çağırdım, beraber takıldık. (vallahi elleşmedik) Güzel bir sohbet oldu. İşin içinde Nihat olmasaydı kıza Naked Man yapıcaktım. Başkasına kısmetmiş. (gerçi naked man yaptığım anda bunu yapabilecek tek kişi olduğumdan deşifre olucam ama, hayırlısı)
  • Bu arada, evi değiştirdim. Yine hisarüstündeyim ama, bu kez en iyi yerindeyim. İnanılmaz bir evimiz var. Artık "ev olsa bıdıbıdı" bahanelerim kalmadı. Bakalım işe yarayacak mı?
  • Eski tayfalarım bana bu aralar güzel paralar kazandırıyorlar sağolsunlar. Laf yapmayıp iş yapmayı tercih eden yapım da sağolsun.
  • Emre'siz Boğaziçi çok kuru. Emre'ye yamanan kuruçükler ordusu da olmayınca eğlence olmuyor.
  • Düşünceli davranıp ayrıntılara dikkat ettiğimde yaptığım hareketler baya böyle, korkutucu falan olarak karşılanıyor. Korkutucu derken, hani sıradışı saçma insan davranışı gibilerinden. Weirdomsu. Ama kendim olduğumda  insanlar çok gülüyor. Ulan iyi de, siz asıl güzel esprileri kaçırıyorsunuz. Bu işte de bir yanlışlık var, ama nerede yapıyorum çözemedim.
  • Exchange'leri sevmiyorum. "Üçüncü dünya ülkesine geldik, burada başımıza her şey gelebilir" triplerini hiç sevmiyorum. O yüzden exchange sevenleri de sevmiyorum. (gerçi exchange işinin doğası gereği, onları kimse sevmiyor. sadece kısa vadeli fast food tadında seks kaynağı olarak görülüyorlar.)
  • WAT ve Interrail tayfalarını seviyorum. Ama gidemeyip de konuşulması gereken max yaz sayısı:1 benim gözümde. İkinci sene de aynı muhabbeti yapıyorsan sen bir hiçsin dostum, kadim dostum.
  • Just do it.
Boğaziçi'nin en güzel iki dönemi: Okul bitip yaz okulu başlamamışken, yaz okulu bitip okul başlamamışken.
Hepinizle tanışmak istiyorum.
Boğaziçi Bin Beşyüz

17 Haziran 2010 Perşembe

İnsanın Namı Yürümeye Görsün.


Geçen akşam Emrelerde beraber oturduğumuz tayfadan Alican, benim de uzaktan tanıdığım birkaç kıza akşamdan bahsetmiş.
Namımı duyan çağırır oldu.
Hisarüstü'nde insanlara bir şeyler sunabiliyorsanız, kesinlikle karşılığını anında alıyorsunuz.
"Her şey karşılıklı mı?" tribiyle yanıp tutuşan İstanbul Üniversitesi öğrencilerine inat, burada her şey karşılıklı ve bu durum gayet keyif verici bir halde işleniyor.
Az sonra çıkıp Zuhal'lere gideceğim. Zeynep de oradaymış. (o da kızıllardan. nedense kızıllar beni çekiyor, hadi buna freudyen bir açıklama bulun)

He ayrıca, ulan dememiş miydim, gerçek hayatta "Boğaziçi Bin Beşyüz" sen misin demeyin diye? Şimdiye kadar kimse sormadı ama, yanlış kişilere sorduğunuzu tahmin etmiyor değilim. Beş yüz yıllık mazisi olan bir kültürü on beş yaşında edinmiş adamlarız sonuçta.

Geçen yazışımdan beri neler oldu bakalım kısaca:
  • Hande hıyarı beni facebooktan silmiş, ama telefonda kekir kekir konuşmaya devam ediyoruz. Benle kafa kafaya verip sövdüğü sevgilisiyle barıştı herhal. Kendisine "sen insan değilsin, sen orospunun ahlaksızın önde gidenisin" diyen biriyle barışan Hande'ye buradan saygı duyuyorum. Beni sevgilinden gizlemene gerek yok, yalanlarına ortak olurdum söyleseydin.
  • Zaten, benim bir yalanınıza ortak olmamı istiyorsanız, bana söylemeniz yeterli. Hatta bir tek benim için geçerli değil lan bu. Bir insanın yalanınıza ortak olmasını istiyorsanız, yalanınızın ne olduğunu ve işin doğrusunu ona söylemeniz yeterli. Bu yöntemle karşı komşunuzun aileniz evde yokken yediğiniz naneleri gizli tutmasını bile sağlayabilirsiniz.
  • Zamanında beraber Almanya'ya bir sivil toplum kuruluşunun gezisi amacıyla gittiğimiz Seda ile konuştuk geçen gün. Çok sıkkındı. Çarşamba buraya gelecek, içeceğiz. (hayır geri zekalılar, seks seks diyorum diye bunu da öyle bir şey sanmayın. kızın sevgilisi askerde lan; Rihanna olsa bakılmaz yan gözle.)
  • Dün akşam da yine Ortaköy'de içtim. Hesap ödeme sıkıntısı yaşanmayan masalarda fütursuzca içmeme imkan yarattıklarından mütevellit, teşekkür ediyorum.
  • Okuyucularım: Yorum yapana yazı ithaf edeceğim. Unutmayın ki, devleti yaşatan kurum, blogu yaşatan yorumdur.
  • Issız Adam bile profesyonellerden yararlanabiliyorsa benim neyim eksik lan? Ben Behlül müyüm?

Hepinize imreniyorum. Hepinizin hayatının en güzel yönleri benim olsun istiyorum.
Boğaziçi Bin Beşyüz

13 Haziran 2010 Pazar

Liberalizm: Manzara'da gecenin ikisinde rektöre sövme keyfi


Dün akşam yine eski tayfalardan birine takıldım. Liseden kalma tayfalardan biri.
Liseden bir arkadaşımız üniversitesini bitirmiş, onu kutladık bir güzel.
Adamın güneye gitme teklifine çekinerek bakması, girişte kimlik sorunu falan olur mu, birayla girilir mi gibi soruları oldukça hoştu.
  • Sonunda çalılara bol bol zıplamayı başardım. Kesinlikle deneyin. Güney meydandaki o yuvarlak çalılar hani. Hiç acıtmıyor, acayip de keyifli oluyor.
  • Güneyi seviyorum.
  • Afrikalılar sizin o vuvuzelalarınıza... Dün maç izleme gafletinde bulundum. Adamlar resmen goril gibi üflüyor. Hiç bir ritm falan yok. Pis köleler iğrençsiniz.
  • Güneyde Emre ile karşılaştık. Yanında göt bir arkadaşıyla beraber, iki kızla geziyorlardı. Akşam dağılmışlardır tabii ki, ama Emreciğim şimdi bunu "ben o kızlara gayıgayıverdim" diye anlatır. Seni çok enteresan buluyorum lan Emre.
  • Boğaziçinde acayip güzel kızlar var. Kafaları yiyorum.
  • Bir kıza hiç uzatmadan "ben seninle sevişmek istiyorum" denilebiliyormuş a dostlar. Fazla çirkinleşmeden, kararında sürdürünce muhabbeti güzel yerlere de bağlanabiliyor. Gerçi ben sonunu çok da güzel bağlayamadım ama, hiç de beklediğiniz tepkiler gelmiyor yani.
Şimdilik bu kadar, öbür eve geçmem lazım.
Yarın da geçmiş tarihe rapor almam lazım.
Hepinizi selamlıyorum
Boğaziçi Bin Beşyüz

11 Haziran 2010 Cuma

Sabah'ı Yatsı saymak

Çarşamba pek de beklediğim gibi geçmedi. Envanter şudur arkadaşlar:
  • Sınava çalışmadım, bari sonrasına çalışayım deyip evi mis gibi yaptım. İyi de oldu. Bulaşıktı viledaydı derken insana benzedi ev yeniden.
  • Sınav beklentilerimin aksine güzel geçti. Çalıştığım yerden sormuş hoca.
  • Sınav sonrası Hande ile buluştuk. Bize gelip yemek yapacaktık ama bu sefer de benim içimden gelmedi, hava da güzel olunca yürü dedim gidelim Etiler'e. Gittik de. Mango'da indirim varmış kısa bi alışveriş turu ve ardından da yemek faslı yapıp Starbucks'a kaydık ve orada uzun uzun uzun oturduk.
  • Böyle anlatınca sıkıcı olduğunun farkındayım ama, Hande'yi bi güzel elledim dememi falan bekliyorsanız yanılıyorsunuz a dostlar. Abazanım dediysek kıroyum demedik.
  • Akşam olup çattığında Emrelere geçtim. Yani bizim evde yapmadık bir şey.
  • Emre hayvanı eve kim var kim yoksa doldurmuş. İyi etmiş de, sadece sapları doldurmuş adam. Acayip baydım. Kafalar yeterince güzel olduktan sonra ortam bariz mala bağladı. O kadar çok kişi takılmaya gitmem bi daha.
  • Ortamdaki birkaç kişinin birden daha evvel bahsettiğim o basçı kızla şöyle ya da böyle birşeyler yaşamış olması enteresandı.
  • Tayfa içerisinde Boğaziçili olmayıp da Emre'ye yamanan adamların bana imreniyor olmaları ise epey enteresandı. Oğlum ne kaçırdığınızı bilmiyorsunuz ki, bilseniz çok da istemezsiniz eşek herifler.
  • Bir tanesiyle olan "Acun bizim okuldan mezun - Sarp da bizim okuldan - Aa sen hangi liseden mezunsun ki?" diyaloğu ve adamın kilitlenip kalması çok tatlıydı. Kardeşim Denizli Anadolu da iyidir lan ben ezmek için söylemedim. Ama sen de içinde helikopter durağı olan bir üniversitenin öğrencisiyle konuşurken adamın kredi kartı olan bir liseden mezun olmuş olabileceğini unutmamalısın. Öptüm.
  • Emre'nin kafası güzel olunca "onu siktim bunu siktim" diye coşması çok hoştu. Benim böyle eski bir blog yazarı arkadaşım vardı. (Hani bizi Hande ile tanıştıran) O da çok yazardı öyle. Onun faydası mıdır bilmem ama, Emre'nin nerelerini yazıp nerelerini yazmadığını anlayabiliyorum artık. Kızdığımı falan sanmasın kimse. Adamın beş yapılacak bir'i var sonuçta. Kimde olsa aynısını yapar.
  • Yine de Moral Bozukluğu ve 31'i anmadan edemiyorum:


Kamera Arkası / Bugün Benim İçin Ne Yaptın? from Dirty Cheap Creative on Vimeo.

"Yirmi beş sene elinle otuzbir çek çek, sonra git ona buna afra tafra yap; "Ben ona çaktım, ben buna çaktım" e benim derdim tabii.."

  • Birazdan yine Emrelere gideceğim. Bugün az kişi olacağımız konusunu teyit ettirdim özellikle tekrar tekrar. Bakalım kısmet.,
Hepinizi merak ediyorum
Boğaziçi Bin Beşyüz