sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2012 Salı

Başlangıcı Olan Her Şeyin Bir Sonu Vardır.

Kahkaha ve Barış üzerinize olsun; 23 Nisan kutlu olsun.

Çok rica ediyorum: Şunun eşliğinde okuyunuz.





Sen varken her sabah neşeli
Uyandığımda etraf güneşli
Yataktan zıplayıp fırlarken
Karşılarım seni: Hoşgeldin özlediğim gün!

Uzun bir aradan sonra seni bugün gördüm,
Uzak bir mesafeden benim için çok geldin.

Zaman kalmadı
Acele et
Her şey fena fantastik.
Zaman kalmadı, acele et.
Geç kalma, sadece zamanında gel.


Bir şekilde eve gittiğimde,
Etraf darmaduman Hande.

Metrobüs patinaj çeksin istiyorum sana gelirken.

Aynı şehir, aynı sokaklar
Her zamanki aynı çikolata alışverişleri
Her şey beni mutlu edebilir;
Taraflıyım senden yana, bunu bil.






Süremiz doldu, klimalar açılmak üzere.
Bir gün hayatımız bitecek.
Artık büyüyoruz, fırsatları kaçırıyoruz.
Acele et,
Ama merak etme, ben de yakında gelirim.

Zaman kalmadı, acele et;

Fena fantastiğiz.
Zaman kalmadı acele et:

Birileri olacak bu gidişle.
Zaman kalmadı; ne olur artık acele et!
Gitmeden önce oynayacaksan bile, sen..
Zaman kalmadı. Yeter artık, lütfen acele et.
Uyan, ve hodri meydan:
Mutlu olmak için hazırlan.



Tekrardan, ve bu konuda son kez merhaba çok sevgili okurlarım. Bir kısmınız sevinecek belki, çünkü artık orijinalime geri dönüyorum. Evet, bir kadın vardı ve okula gitmeye başlamıştım. Evet, bir başka kadın sayesinde girdiğim bu okuldan onla el ele verip çıkmaya hazırlanıyordum. Ama çok sevgili dostlarım, yıllar evvel aklımda kalan o soru işareti bir anlamda olumlu bir anlamda ise olumsuz bir cevap ile bugün sonuçlandı. İsterseniz yine (bu süreci sizlerle geçirmek istiyorum başlıklı yazımda tarihsel olarak en yakın olan alıntıyı yapmıştım, şimdi ise sonuncuyu yapacağım ve bu konuyu bu blog'da da bir daha görmeyeceksiniz.)



04.06.2010 Cuma 13:48
  • Birazdan Hande gelecek. Hande kim derseniz, o da burda okuyor. Ama biz, blog yazarı olan başka bir arkadaşım üzerinden -yalnız blog dedik diye internet sanmayın, gerçek hayattan- tanışıyoruz.
  • Bi gelişme olursa bildiricem ibneler.


Evet işte, Hande'yi tanıdığım ilk gün buydu. Bugün de -en azından bu yıllar alan döngüsel muhabbetimiz bakımından- son oldu. Yine geldi, yine aynı yemeği yaptım. Bu sefer sabahtan akşama beraberdik yalnız. Sabah Fransız, akşam ise İtalyan mutfaklarından örnekler sergiledim. Yani şöyle söyleyeyim: Çalıştığım iş yerinden dört günlük bir izin aldım, ve üç gündür bugün için çalışıyorum. Ben aslında o dört günü de mümkün mertebe beraber geçirmek isterdim, ama o olmaz dedikçe olacağı zaman için çalıştım.

Bunları anlattığımda benim için söyleyeceğiniz şey çok basit biliyorum: E olm, bu kız seni istemiyor işte, ne diye zorluyorsun it misin?

İşte çok sevgili dostlarım, kadınlar isteklerini ya da isteksizliklerini size doğrudan söylemiyorlar asla. Yani şöyle söyleyeyim, bu tamamen aşktan korkan bir erkeğin tavladığı kadınları depresyonlara terk edip gitmesi gibi bir şey. Daha evvelden de çok bahsetmiştim.



Çoğunluk filmini izlediniz mi? O film hiç de sizin gibi boğaziçili kofti sbk tayfasının zannettiği gibi bir etnik çoğunluk ya da kültürel çoğunluk üzerine falan değil. İnsanların arasında ben ve benim gibi, Hatırla Sevgili'deki Nejat gibi, Selvi Boylum Al Yazmalım'daki Kadir İnanır olmayan adam gibi insanların nasıl da azınlık kalabildiklerini anlatıyor.

O filmde bir sahne var. Kızla beraber eve gidiyor bizim çocuk, ve kızın evinde yaşayan bir diğer insan çocuğu görünce "aa dediğin kadar yakışıklıymış" diyor. Sonra beraber odaya gittiklerinde çocuk şunu soruyor: Beni gerçekten yakışıklı buluyor musun ya?

Hiç biriniz umarım bir gün beni anlamazsınız. Yaptıklarınızdan, etnik kökeninizden, ya da çeşitli sebeplerden falan değil, sadece siz olduğunuz için, sadece kahrolası birkaç kilogram organik kütlenin diziliminden dolayı, ya da sadece kişiliğinizden dolayı mantıksız ya da mantıklı bir insan gibi görülmek, inanın ki çok acı.
Yani bunun iki tarafı da acı. Şu hayatta mantıklı bulunduğum oldu; "mantığım seni istese de gönlüm razı değil. Senden sebepsiz yere hoşlanamıyorum; o elektriği alamıyorum" tavrını gördüm. Mantıksız bulunduğum oldu; "Gönlüm seni ne kadar isterse istesin aklım kabul etmiyor, o yüzden şu hayatta yaşadığım dert tasa sevinç keder neşe üzüntü gibi durumlarda sana yaslanamam, seninle el ele veremem." tavrını gördüm. İnanır mısınız bana bilmiyorum dostlar, ama bunların ikisi de insanın kalbinin bir yarısını boş bırakıyor; e bir tarafı tıkabasa dolu diğer tarafı bomboş olan her kırılgan gibi o da kırılıyor. Ne kadar mukavemeti yüksek bir kalbim olduğuna bazen ben bile şaşırıyorum; ama evet o da kırılabiliyor.

Sözlerimden Hande'ye kırgın olduğumu falan çıkartmayın asla. Ben hayata kırgınım: Dünyaya, insanoğluna, evrene, Karma'ya ya da kaderime kırgınım. Evet sağolsun o da çok denedi, evet onun da aklında 4 Haziran 2010'dan beri bir soru işareti vardı. O gün bir an oldu, ve ben o an sokakta görebileceğiniz 1000 erkeğin 999unun yapacağının tam tersine hareket ettim: Bir kadın gözlerini bunun için kapatmışken onu öpmedim. İstemediğimden değil, onun istediğinden emin olmak istedim sadece. Ruhundaki yaraları kapatmak için ya da ben çok mantıklı bir insan olduğum için ya da ben çok hoş çok biscolata bir insan olduğum için ya da şu ya da bu sebeple değil, sebepsiz yere istediğinden emin olmak istedim.

Onun da aklında bu bir soru işareti olarak kalmış. Bunu bana defalarca söyledi. Hatta bu son yazı dizisinin ilk yazısında bahsetmiştim ya hani, sözleşmeler yaptık birbirimize niçin dönüp dolaşıp tekrar geldiğimizin sebeplerini yazdık falan diye, işte o sebepler listesinin ilk maddesi (ilk maddeyi Hande yazdı) "Yarım kalmış olması" idi.

Dolayısı ile de, bu yarım kalmış hikayeyi bir sonuca bağlamak için tek çaremiz o anı tekrar yaşamaktı. Bugün o an tekrar yaşandı dostlarım. Hande'nin sesini çenesinden aşağı doksan derece açı ile inen yaklaşık 40-45 cm uzaklıktan tekrar duydum yani. Evet, o gün bu gündür hiç bir şey değişmemişti. Her şey aynıydı. O an tekrar nasıl yaşandı, ne oldu ne bitti söylemeyeceğim. Ama şu kadarını söyleyeyim; evet eğer çoğunluk'tan olabilseydim taa o zaman da, ha keza bugün de biz Hande ile sevgili olabilirdik. Bunu isterdim de aslında, inanın ki olmamasının sebebi sadece benim becerememiş olmam.

Yirmili yaşlarımda dönem dönem bulunmuş hoş bir anı olarak kalacak bu da. Eski sevgili olmaktan bin kat iyidir aslına bakarsanız bir yandan da. Ama biriyle eski ya da yeni sevgili olabilmem için bir isteğim var ondan, ve bu öyle yok efendim sevişelim ya da şuraya buraya gidelim falan değil asla. Sadece, bana sırtını yaslayabilmesi ve benim de onun arkasında durabilmem lazım. Aslında bu sadece sevgili olmak için de değil, şu hayatta herhangi bir insan ile sağlıklı bir ilişki kurmam için gerekli. Benim karşılıklı bir güven içerisinde bulunmadığım insanla kanka olmam da mümkün değil.





Yine de her şeye rağmen bütün bunlara değerdi. Doğru insanı bulmuş olduğunuza milyonda bir bile ihtimal veriyorsanız, maddi manevi hiç bir şeyi esirgemeyin. Bir de merak etmeyin: Evrende hiç bir emek karşılıksız kalmaz. Enerjinin korunumu kanunu denen bir şey var.


Hepinizi çok merak ediyorum:
Boğaziçi Hande Beşyüz

10 Nisan 2012 Salı

Simit Sarayı denince aklına Börekçi'nin yanındaki dumanaltı mekan gelenler..





Nerede hata yaptım; neyi yanlış yaptım bilemiyorum dostlarım. Delik deşik bir kalpte nabız yokluyorum, onunsa evet için bir, hayır için iki kere göz kırpmaya bile takati yok.

Anlatmak istediklerimi biliyor olsam da anlattıklarım hakkında en küçük bir fikrim dahi yok. Bir insan vücudunun içinde kısılıp kalmışım; ve dışarı çıkmam mümkün değil.

Üslûbu öldürdü; omurgayı söktü, elimizde kala kala dikenleri törpülemiş soluk ve çakma bir muhabbet kaldı.

Neyden bahsettiği hakkında en ufak bir fikrim yok. Ağzından kelimeler ancak korku ya da endişe ile çıkıyor.

Yıllar önce yanan ışık onun için de söndü mü bilmiyorum ama, benim için sönmek üzere. İçinde bulunduğumuz zaman, karşılıklı ve farklı konularda yarar üzerine kurtulmuş mutualist ilişkiler dönemi. Bu durum beni zaten yeterince süründürüyor. Ailemin junky çocuğuyum; tüm kırmızı çizgiler, tüm sınırlar, tüm yasaklar yüzüme yapışmış; bir ten bulmuşlar ve beni içine koymuşlar. Allah aşkına, bunu görebilecek başka kimse yok mu?

Ben yalan'ım.

Bunun gelişini görmüştüm.

(Radiohead - Bodysnatchers'a en içten öforik duygularım ile.)

Velhasıl, buyursunlar:


17.06.2010 Perşembe
  • Hande hıyarı beni facebooktan silmiş, ama telefonda kekir kekir konuşmaya devam ediyoruz. Benle kafa kafaya verip sövdüğü sevgilisiyle barıştı herhal. Kendisine "sen insan değilsin, sen orospunun ahlaksızın önde gidenisin" diyen biriyle barışan Hande'ye buradan saygı duyuyorum. Beni sevgilinden gizlemene gerek yok, yalanlarına ortak olurdum söyleseydin.
  • Zaten, benim bir yalanınıza ortak olmamı istiyorsanız, bana söylemeniz yeterli. Hatta bir tek benim için geçerli değil lan bu. Bir insanın yalanınıza ortak olmasını istiyorsanız, yalanınızın ne olduğunu ve işin doğrusunu ona söylemeniz yeterli. Bu yöntemle karşı komşunuzun aileniz evde yokken yediğiniz naneleri gizli tutmasını bile sağlayabilirsiniz.

Facebook mu? Dostlarım evime istediğim saat dönemiyorum, ama bunu facebook listemde dahi ekli olmayan bir insan dediği için yapıyorum. Muhtemelen siz de herkes gibi «e olm bırak gitsin o zaman» diyebilirsiniz; fakat bu da mümkün olmuyor. Bir şekilde tekrar konuşur durumda buluyorum kendimi.



Mesela şöyle düşünün; okulda bir kız öğrenci var, ve bu kız beraber vakit geçirdiği insanlar ile cinsel bir paylaşımda bulunmakta beis görmüyor, bunun karşılığı olarak bir şey beklemiyor. Yani nasıl desem, bu konularda rahat bir insan. Ne olur? Ne olacak, ortamın bütün piçleri abazanları falan bu kızın yanından ayrılmaz, bir şekilde en alakasız insanlar bile muhabbet kurmaya çalışır. Kız da bu durumdan pek de rahatsız olmaz, çünkü isteği dışında gelişen bir olay falan yoktur ortada. Ama bir gün gelir, aynı çevreden olmayan bir başka adam ile iletişimleri kuvvetlenir ve tüm bunlardan bağımsız olarak sevdiği, olumlu duygu ve düşünceler beslediği bu adam bile bir yerden sonra onun bu kaşar muhabbetlerini öğrenince «ehe mehe veriyor olm» tavrına girip kızla duygusal bir paylaşımda bulunmaktan tamamen vazgeçer. Ne de olsa kız beklemiyordur hiç bir şey; «kaşar işte, herkese vermiş bana da versin» modunda takılmak adam için en iyisi olacaktır. İşte o zaman bu kız da bunca yılın üzüntüsünü toptan çeker. Bu adamı hiç de öyle görmemiştir çünkü. Ama bu saatten sonra nereden anlatsın değil mi?

İşte çok sevgili kankalarım yukarıdaki hikayeyi bir de tersten okuyun şimdi. Kız ile oğlan, duygusal ile tensel sözcüklerinin yerlerini değiştirin. Aaa kızlar da bunu yapıyor değil mi?

Evet işte çok sevgili kadın okuyucularım. Ben sizle sadece tensel bir paylaşımda bulunmak isteyip, eğer bunu sağlayabiliyorsam gerisini boşver sadece bu yeter hatta diğerini ben istemiyorum hazır değilim daha yeni sevgilimden ayrıldım çok yorgunum falan dersem ne hissedersiniz? Aynı şeyi siz başka bir alanı sınırlayınca da ben hissediyorum. Ne fark eder ki? Sadece ihtiyaç farklı. Kendinizi daha masum hissetmeyin.

Ya da ne bileyim lan? Ben mi çok duygusal çok feminen ya da romantik junky isyankâr serseri modunda bir insanım, bilemedim dostlar, a dostlar.

Asıl konuya geri dönecek olursam, son zamanlarda mevzu tekrar olumlu yönde gelişmeye başladı. Daha önce de dediğim gibi: Bu kadar acemi ve bu kadar kendini usta sanan insanların hatalar yapması kadar doğal bir şey olamaz. Ve çok sevgili kadın okuyucularım, sözüm sizlere: Hayatınızda bir elin parmakları sayısında insan oldu diye kendinizi olgun falan sanmayın. Erkeklerin skor takıntısı ne kadar boşsa bu da o kadar boş.

Okula gelince, sınavlar falan. Ne diyeyim olm, o konuda bi dolu blog var. He okul çevresinde dönen junk muhabbetleri derseniz; ben en azından şimdilik takılmıyorum. I get a kick out off you diyince bizimki diğer maddeleri rakip belledi. Kadınlar çok acayip lan. Neyi kıskanacakları belli olmuyor.



Hepinizle beraber dev bir joint çevirmek istiyorum.
Boğaziçi Bin Beşyüz 

7 Nisan 2012 Cumartesi

Flörtöz kelimesini hayatta bana sadece bir kişi kulandı.

Tekrardan hoş geldiniz çok sevgili dostlarım, çok dost sevgililerim, ve piç boğaziçililer. Blogumu yeni açan okuyucularım için bunca yıl sonra ilk defa, bir tanıtım yapayım:

Burası yıllardır okulda bulunan, okulun her türlü tayfasını tanıma fırsatı olmuş, ama kendine şu okulda bir tayfa bulamamış kadayıf kıllı kıçlı bir adamın şu hayatta gördüklerini anlatıyor. Belki yıllar sonra bu yıllara ışık tutar falan; ne dersiniz hoş olmaz mı?

Blog'un ilk başından beri bir Hande muhabbeti gidiyordu ara ara. Şimdi de bir yazı dizisine çevirdim olayı, yıllar içinde buraya yazdığım onla ilgili maddeleri alıntılayarak konuyu bir sonuca bağlamak* niyetindeyim. Neden?

Bugüne kadar benim güzel dostlarım, bir dolu insana anlattım burayı. Genellikle aldığım tepki «olm neden öyle düşündün lan çok x sin» şeklinde oldu, ya da kimisi de aptal kelimelere takıldı, buradan benim psikanalizimi yapmaya çalıştı falan. Bunun aksi yönde iki insan davrandı, birine «sen erkek olsan senle kanka olurdum» diğerine «sen kadın olsan senle sevgili olurdum» dedim. (gerçi onlar da burada yazan her şeyin kurgu olduğunu, hayatımın buraya yalnızca malzeme olduğunu hâlâ idrak edemediler ama, en azından sizler gibi yok efendim orada neden kamış dedin de pipet demedin, yok işte çok kabasın çok kırosun falan demediler; harflerin ardındaki ruh halini anlamayı becerdiler; o yüzden de sınıfı geçtiler.)

22.08.2010 Pazar

Hande ile barıştık gibi bir durum var ortada. Yeniden konuşuyoruz. Çok salakça bir şeye trip atmış meğersem zamanında. Dünyanın en dengesiz insanı falan herhalde kendisi. Yine de seviyorum güzel vakit geçirilinebiliniliniyor. Hande'yi biraz da şu yüzden seviyorum: Bugün mezun et okuldan, çok az şeyi değişir hayatında. Boğaziçili Çocuklar oldukları için popüler olan müzik grupları gibi değil.

Her zaman olduğu gibi yine döndük dolaştık aynı durumdayız. Bu haftayı aramız bozuk geçirdik, çünkü yine gayet doğal bir refleks ile, ve buna rağmen son derece usturuplu ve temkinli olarak yaptığım bir hareketi benden vazgeçme sebebi yaptı hanımefendi. Yapsın sıkıntı yok, ben onu yıllardır öyle tanıyorum zaten. Yıllar içerisinde ona söylediklerimi flörtöz boş klişe muhabbetler sanıyordu, günü geldi anladı. Üç sene sonra da bunu anlar.

Güzel vakit geçirebilmek şu hayatta bir insanda aradığım en mühim 10 özellikten biridir. Ve bu gerçekten de tıpkı dokunmak falan gibi ölçülebilir insanî nitelikler ile olmayacak, tamamen elektriksel bir olaydır. (Daha da doğrusu, bunun sebeplerini çözmeye günümüzde uzak olduğumuz için enerji menerji diyip geçiyoruz.) Ama bir insanla Kepler-22b'ye yerleşecek olsam muhtemelen o Hande olurdu; çünkü insan ancak ayda beş basamaklı bir dakika sayısında muhabbet ettiği biri ile 1v1 gezegen hayatı yaşayabilir.

Ayrı gezegene çıkmak.. Çok kozmik, biraz da komik oldu.

Velhasıl güzel dostlarım ve piç boğaziçililer, bu okulda karşıma hiç iyi bir şey çıkmadı galiba. Ama süper insanlar çıktı. Eğer günün birinde «keşke özel üniversiteye gitseydim» demeyecek olursam, o çorbada Hande'nin tuzu büyük olacak.

*İlerleyen yazılarda bu seri devam ediyor olacak. Serinin son yazısı gelince, ya en başa döneceğiz ya da bu konu kapanacak. Bakalım, kısmet. Hayırlısı neyse o olsun; inanın ben de bilmiyorum konuyu nereye bağlamak istediğimi. Bilseydim zamanında bağlardım.



Published with Blogger-droid v2.0.4

3 Nisan 2012 Salı

Bu süreci sizlerle geçirmek istiyorum.

Her zaman söylemişimdir, benim buraya yazı yazabilmem için kafamın bayağı bayağı güzel olması lazım. High olmak yetmez yani; wasted olmam lazım.

Fakat gelin görün ki dostlarım, artık o kadar madde içmediğimden o kadar high olmam mümkün değil sanıyordum. Günler geldi günler geçti ve günün birinde hayatımın çok uzak ve çok derin bir köşesinde, ayrı bir dosya gibi duran, hep içimde «o an acaba şöyle yapsam ne olurdu?» diye bir uktesi mevcut, onla ilgili saçlarının kokusundan tut da hangi gün ne giydiğine, her saniye yüz ifadesinden tut da hangi gün nerede karşılaştığımıza falan gibi tüm detayları aynen hatırladığıma da asla inanmayan kadına: « I get a kick out off you» dedim. (Frank Sinatra şarkısıdır; Jamie Cullum versiyonu da epey şen, oldukça şakrak.)

Şimdi burada birazcık işin teknik kısmına girmek isityorum izin verirseniz. Aşk bir kimya meselesidir diye duymuşsunuzdur. Bu kimyasallardan üçü endorfin, serotonin ve dopamin. Üçü ile de sular seller gibi aşık olabilir insan. Ve bir insan şu hayatta bu neurotransmitterlar ile oynayan bir maddeyi belli bir süre alırsa reseptörleri duruma uyum sağlamak için regüle olurlar. Bu durumda da doğal yollardan mutlu olması için (beyin hiç öyle lisede narkoların okula gelip de konferans halinde anlattıkları gibi «ooh kebap endorfin salgilamasam da olur.»  diye düşünmez.) daha yüksek miktarda salgılanırlar. Kısacası bir junkie aşık olarak da çok güzel kafayı bulabilir.

İlerleyen günlerde Hande ile defalarca buluştuk (hayır öyle bir şey olmadı, yıllar öncesinde kaldı o dosya) konuştuk onu bunu çekiştirdik güzel yemekler yedik falan. Ben bunun bir kaçamak kafası ile olmasına şiddetle karşı çıktım; o ise bir yandan rahat olalım dedi ama bir yandan da kendisi de pek geri kalmadı. Girizgâhı toparlamak gerekirse dostlarım, en son yazıyı onun isteği üzerine yazmıştım, şimdi de bir süre ondan bahsetmeyi planlıyorum. Herneyse:

21.11.2010 Pazar

Hande ile en sonunda oturduk konuştuk. Birbirimizi ellemek için bahaneye ihtiyacımız olmadığına karar verdik. Bundan sonra ne olur bilemem, ama ikimiz için de daha az hayattan geri bıraktırıcı olacağı kesin.

Evet çok sevgili gönül junkie'si dostlarım, Hande ile hâlâ bu düzeydeyiz. Birbirimizi çok iyi anlıyoruz evet ama mevcut durumumuz üzerinde bir değişikliğe yol açmıyor bu anlayış. Evet birbirimize karşı rahat olabiliyoruz; güveniyoruz; kusurlarımızı birbirimizden gizleme ihtiyacı hissetmiyoruz. Fakat işin içine birbirimize karşı sorumluluk ve beklenti girdiğinde, yani çok yakın olduğumuzda işler değişiyor. İkimiz de şu hayatta insanları seven insanlarız. Yargılamak hor görmek tepeden bakmak huyumuz değil. Ama biriyle çok yakın olunca ona da kendine davrandığı gibi davranabiliyor insan. Hande de ben de kendimize karşı ultra-gaddarız. Hal böyle olunca da muhabbet tatsızlaştı.

Bu biraz da aşırı konuşmaktan dolayı oldu zannedersem dostlarım. Hande bir kadın olduğu için vücudu için ya da birinin sevgilisi olduğu için değil de, insan olduğu için, muhabbeti için şevkat ile sevilmeye açtı. Bense yeniden aşık olmaya, türlü türlü salaklıklar yapıp bir kadının yüzünü güldürmeye, derdi olduğunda koşacağım, benim yanımda kendini güvende hissedecek bir kadına hasrettim. Tabii ki bunların dışında da ikimiz için de ortak ve farklı sebeplerimiz oldu, onlar da ilerleyen yazılarda.

Bu kadar aşk yoksunu iki insan yıllar sonra bir araya gelince olay maalesef biraz çölden gelip padişah sofrasına oturmaya döndü. Aklımızca çok dikatli ve tecrübeliydik üstelik. Kurallar yasaklar koyduk, kırmızı çizgiler çektik, hatta sözleşme bile imzaladık. Ama dostlar, o esnada asıl büyük resmi kaçırmışız. Devamı bir sonraki yazıya.

Published with Blogger-droid v2.0.4

27 Eylül 2011 Salı

Hayatta Kalmak ya da Hayattan Keyif Almak

Merhabalar sevgili okuyucularım. Sizlerden uzak kalmak inanın bana da çok zor geliyor. İnsan içindekileri kaleme aldıkça aslında kimseyle yakalayamayacağı bir iletişimi kendi içinde kurmuş oluyor. Yani değme terapistlere gitsem şurada yaşadığımı yaşayamazdım. Bu yüzden sizlere çok teşekkür ederim.



Boğaziçi'ni kazanamayacağım ukte okul olarak tercih listesinin en üstüne yazmamdan, ve sonra sürpriz bir şekilde kazandığımı görünce öğrenci işlerini arayıp "Merhaba ben kazanmışım sizin okulu hiç beklemiyordum o yüzden de gelip içini falan gezmemiştim hiç. Şimdi gelsem orada mısınız?" diye sorup "Buradayız gel" cevabını almamdan beri  yıllar geçti. Geçen bu yıllar bende birşeyleri değiştirdi mi, değiştirdiyse de bu değişiklikler bana yaradı mı bilmiyorum. Ama şurası kesin ki çok insan tanıdım.

Envai çeşit hocasından tutun da dönem dönem öğrencisine kantincisinden börekçisine yığınla insan gördüm şu okulda. Boğaziçili olmadığı halde Hisarüstünden çıkmayanlar, tırt bölüme girip 4.0 ortalama yapıp sağlam bölüme geçiş yapma fantazisini gerçek kılabilen insanlar, aylık x lira geliri olan ailenin çocuğuna "senin ihtiyacın yok" diye burs verilmezken 3x lira bireysel burs geliri olanlar, Anadolu'nun çeşitli şehirlerinde dershanecilik sektörünün parlak paralarını görüp "ulan ben bu işi kıvırırım" diye ÖSS'ye girmeden evvel anlaşma yapıp sınavda derece çıkarınca araba falan alan bireysel girişimci profesyonel öğrenciler (kendisinin lakabı prof'tu zaten kilyosta bilenler bilir) var mesela.



Ya da babası Türkiye'nin en önemli şirketlerinden birinin genel müdürü olup, elindeki avucundaki paranın haddi hesabı olmayan, ama nasıl bir yalansa "babamdan para almıyorum ben gider yaptım çok delikanlıyım" yalanını arkadaşlarına yedirebilmiş yavşak da var bu okulda, geldiği ilk sene bir kulübe çöküp şimdi istediğine iş yaptırıp istediğine iş yaptırmayan da var. Komünistlere ise hiç girmiyorum, "senin malın bizim malımız, benim malım benim malım" kafasında insanlar var. Gerçi sonradan öğrendim, onlar komünistler arasında da saygı görmüyorlarmış meğersem. Meğersem benim tanıdığım solcular yavşak oldukları için ben tüm solcuları yavşak sanıyormuşum. Halbuki puşt her siyasi görüşte puşt. Neyse konumuzdan ve konumumuzdan sapmayalım.


Son birkaç gündür tatildeyim. Tatil demek benim için bir anlamda detox demek. Çünkü normalde detox yapmaya kalktığım zaman her yerde sorun yaşıyorum. Detox demek de recreational demek. O da yazı demek. O yüzden yazıyorum zaten bu yazıyı :)

Boğaziçinde gördüğüm onca insana rağmen bir tanesi var ki işte onu diğerlerinden ayırırım. Adı Gizem. Tarih bölümünde okuyor. Zaten Boğaziçi'nin Tarih bölümünden de kalitesiz insan çıktığını görmedim.
Bir insanı şu hayatta kaliteli yapan şey, bence, ona karşı bir maske takınmak ihtiyacı hissetmemem, kendim olabilmemdir. Bütün iyiliğimi kötülüğümü çirkinliğimi tatsızlığımı ve bayıcılığımı hiç gizlemeden ilişki kurabiliyorsam o insanla, o insan olgundur. Gizem de böyle. İlk tanıştığımızda muhabbetimiz "bana yalan söylemeyi öğret, ben yalan söyleyemiyorum" demesiyle kurulmuştu. Ne olduysa, kendisine hiç yalan söylemedim. Çünkü beni hiç yalan söylemek zorunda bırakmadı. Bence hayatta aldatan insanlar diye bir kategori olmadığı gibi yalan söyleyen insanlar da yoktur. Yalan söylenen insanlar vardır. (maalesef ben de onlardan biriyim lan)

Gizemi size nasıl anlatabilriim bilmiyorum ama eğer bir kızım olsaydı Gizem gibi olmasını isterdim diyebilirim. Şimdi bunu açıklamak evet çok zor ama ille de isteyenler oldu ben de yazıyorum işte.

Grow yapmayın. Yasaktır.

Şöyle düşünün, bu kız hayatta cigo falan içmez. Post-modern jankilerden biridir ve terapistlerin yönlendirmeleriyle serotonin bombardımanı yaratan maddeler kullanır. Ama ben dün öğrendim ki bu kız grow yapmış bir dönem. Evet bildiğin grow. Çünkü ailesinde birinin cigo gerektiren bir rahatsızlığı var ve güzel ülkemde cigo ilaç olarak kullanılamıyor. Salak saçma ilaçların bini bir para, ama onlardan çok daha mantıklı ve çok daha zararsız olan cigo, yasak. Şimdi burada medikal cigo avukatlığı yapacak değilim, isteyen açsın wikiden baksın ne faydası varmış ne hastalıklara iyi geliyormuş diye. Ama şu kadarını söyleyeyim, benim annemde de vitreus dekupajı denen çok nadir bir rahatsızlık var gözle ilgili. (Daha önce Turgut Özal'da olmuş bir rahatsızlık, acaba o cigo içmiş midir hehehe) Eğer Amerika'da olsaydı, doktora gittiğinde doktor ona direkt olarak cigo yazacaktı. O rahatsızlığın tıp dünyasında kabul görmüş çaresi cigo yani.

Son seksen yıldır dünyada yaratılan "kenevir ve afyon kötüdür ve bütün kötülüklerin ana-babasıdır" yalanına tamamen inandığı (konuyla ilgili olanlarımız hariç hepimiz gibi yani) ve hayatında bir kez olsun denemediği halde  ailesindeki bir insana derman olsun diye grow yapan insana da ben saygı duyarım.

Tabii şimdi her şeyi de burada yazmak zor, ben bu kızı şu yüzden beğeniyorum şurasını beğeniyorum yazsam "olm kız kovalamalı çok blog var biz burayı onun için mi okuyoruz" diyeceksiniz sevgili eşşolusu okuyucularım. O yüzden mecbur bu tarafından ele aldım konuyu.

Dersler başlamak üzere, çok çeşit insan var okulda. Değerli olanları bulunca kaçırmayın.
Hepinizi saygıyla kucaklıyorum.
Boğaziçi Bin Beşyüz

14 Aralık 2010 Salı

H'nin gençleri, akşamdan akşama takılmasını bilmezler pek.



Uzun süre oldu sizlerle konuşamayalı, biliyorum. Ancak bu süre içerisinde de yaşadım biraz. Hayatı kaçırmamayı biraz olsun başardım yani. Boğaziçinin seks soundlu şarkılarında geceleri soldan sağa müzik yaptım çift monitörlü bilgisayarımla mesela. Misafirler ağırladım, misafirliklere gittim.

Açık gay olmak ne kadar iyi bir şeyse açık junkie olmak o kadar kötü bir şey dostlarım. Sanmayın ki koca bir götten uydurulmuş bir karakterim diye açılacağım sizlere. Ama olur da burayı babam okursa diye yazdığım alkol plus saçmalığını da anlamayanınız yoktur diye tahmin ediyorum.

Öğrenciliği hobi olarak yapmaya karar verdim artık. If you have the English level and the interpersonal communication skill enough to make the business connections in the 2010's, education is a big fat lie.

Bir öfori içerisindeyken yazayım dedim bu kez. Hep loser olacak halimiz yok.

Dicle ile ayrıldık desem yeri. E, tabi.
Hepinizi çok olmasa da seviyorum.

Not: 123forro ben değilim. Yavşadığıma bakmayın, muhtemelen erkektir. Konseptimin tuttuğuna eşşek gibi seviniyorum onu belirteyim yalnız.

2 Kasım 2010 Salı

Boğaziçi'nde eski arkadaşlar, eski arkadaşlıkları ile varolmazlar.



Uzun bir ara verdim yine galiba, hepinize merhabalar.
Aslında bloga yazmayı daha çok istiyorum, ama benim de başımda sıkıntılar dertler falan var. Bazen öyle oluyor ki, hayatımı boşa harcadığımın tam olarak farkına varıp, her şeyden vazgeçesim geliyor. Büyük hırsların insanıyım aslında, ancak büyük çalışmaların insanı değilim. Daha önce de bahsetmiştim, birilerinin gerçek hayatta, benim bağladığım işleri yapması lazım. Size istediğiniz işi bağlayabilirim.

Patronlara yaptığım kendine güven dolu tavrın onda birini kızlara yapabilseydim, bugün her şey çok daha farklı olabilirdi. İş yapmak, karşı cinsle ilişki kurmak gibi komplike ve anlaşılması zor bir süreçtir. Mesela tıpkı işsizlerin ya da fakirlerin, patronların hayatını çok daha kolay ve zevkli sandığı gibi, sevgilisi olmayanlar ya da benim gibi başarısız erkekler de behlüllerin hayatını mutlu sanırlar. Bunun bir yanılsama olduğunun bilincindeyim, ama yetmiyor.

Ev arkadaşlığı ise ikisinin birleşimi gibi adeta. Çünkü işin içinde hem ekonomi, yönetim gibi durumlar hem de duygular var. Ev arkadaşlarınıza kırıldığınız zaman dünyadan zevk almak güçleşiyor. Bilinçaltım aynı evde yaşadığım kişileri ailem gibi görmeye alışık. Bunu geçen yıl acilen çıktığım ev arkadaşım Ceyda ile fark etmiştim. İlk defa karşı cinsten biriyle, üstelik başka biri olmadan evde kaldığımda, fark ettim ki, bir hafta içerisinde bilinçaltım onu ailemden biri gibi görmeye başlamıştı. Bu sınavı hepinize tavsiye etmiyorum, ancak hazırlık senesi bittiğinde aldığım ilk beraber eve çıkma teklifinin yakın bir arkadaşımın peşinden koştuğu kız tarafından gelmesi (üslubunu da hesaba katarak) de aynen böyle "olley ben godoş değilmişim" dedirtmişti bana. Tabii godoşluğu erdem edinmek de mümkün. Üstelik -belki de beklediğinizin aksine- öylelerine saygı duyuyorum. Onlara daha sonra geleceğim.



Olaylar kısmında madde madde değineceğim ev arkadaşları muhabbetini şimdilik bir kenara bırakıyorum. Geçen hafta ciddi ciddi, hayatımın son gününde olabileceğimi hissettim. Yani zaten bu hepimiz için geçerli bir ihtimal, ama bu yönde çeşitli olaylar da olduğundan, gerçekten son günümmüşçesine bir gün geçirdim. Aslında pek iyi bir tecrübe gibi gelmiyor kulağa ama, bunu birkaç kez daha yaşarsam, hayatın değerini bilmek şeklinde bir zihniyete çevirmem mümkün. Çok rica ediyorum, kendinize bir sorun: Bugün dünyadaki son gününüz olsa ne yapardınız? Yalnız, klasik cevaplar yok ailemi ararım vs. şeklinde. Şöyle düşünün soruyu: Yarın marsa gideceksiniz, nasa'nın özel bir görevi için. Ölmüyorsunuz yani. Ancak görev gizli olduğundan kimseye de söyleyemiyorsunuz. Ne yapardınız? Cevaplarınızı sabırsızlıkla bekliyorum.

Okulda kendime bir kulüp buldum bu arada, ama bir türlü gitmek bilmiyorum. Resmen hayattan geri kalıyorum dostlarım. Bu vesileyle de inceden maddelere kaçalım bakalım:


  • Son bir iki hafta sonudur, hafta sonuna erken başlayıp geç bitirmeli şekilde takılıyorum. Takılmam yetmezmiş gibi, bir de bir yandan da işlere falan gidip çalışıyorum. Bu madde gösteriyor ki aslında bir yandan hayatı yakalıyorum.
  • Dersler yine tepetaklak gidiyor, ama yine de inatla azimliyim bu dönem için.
  • Ev arkadaşlarımın arkadaşlarıyla Hisarüstü'nün arka sokaklarında farklı yerlere uğradık. Başka takılanları tanıdım. Normalde hiç huyum değildir ama, onlarla direkt ilişkiler bile kurdum. Buna mecbur kaldım aslında bir yandan, çünkü öbür türlüsünden rahatsız olmuş bulundum bir kere. Bunda rahatsız edici kişiliğimin de payı olabilir.
  • Benle vakit geçirmek, ilk başta eğlenceli olsa da uzun vadede yorucu bir şey. Ben birileriyle vakit geçirdiğimde, benden yorulmasalar bile, kendimden yoruluyorum.
  • Yeni insanlar katamadım bu haftalarda pek, ancak olanlarla idare ediverdik işte.
  • Madde madde yazılacak çok şey var aslında da, baydım. Lütfen araları bu kadar uzatmamam için bir şeyler yapın.


Hisarüstü'nde hayat, soğuk ve nemli. İçimizi ısıtmak için salak saçma işler yapıyoruz. Bana aklını verecek birine ihtiyacım ise had safhada. Aklına güvenen gelsin.
Çok yakında: Opera
Her an: Sosyal savaşlar, post apokaliptik egolar.


21 Ekim 2010 Perşembe

Geceleri anlık kararlarla kısa buluşmalar, her zaman kafa güzelken yapılmaz.



Dün gece 12 saat uyuduktan sonra, bugünkü boş günümü boş geçirerek adına yaraşır bir şekilde değerlendirdim. Her ne kadar akşamında ödev yaptıysam da, o esnada ani bir kararla Sinem ile buluşup, kısa bir çay içme molası verdim. Yakınlarımda oturuyormuş. Komşularımı seviyorum.

Ev arkadaşlarımla internet hızı üzerine ciddi bir münakaşaya giriştik, en olmadı wireless ile komşularla ortaklaşma planındayım. Download yapmak sevdasını terk edeli çok oldu, ama youtube izlemeden yaşanmıyor dostlar.

Hayatta muhabbet kuramayacağımı planladığım insanlarla da ortak arkadaş+alkol plus kombosu ile ihtimaller yakaladım, buraya da notunu düşeyim ki ileride ne olduğuna göre geri dönüp bakabileyim.

Hafta sonu buralarda olmayacağım. Hisarüstü'nde bir haftasonunu kaçırmak epey pahalı olsa da, işe gidiyorum. Prensibimdir. Önce iş, sonra.

Hepinizi küçük küçük öpüyorum.
Boğaziçi Bin Beşyüz

19 Ekim 2010 Salı

boğaziçi istanbul gibidir. ne kadar gezersen gez, yeterince öğrenemezsin.

Sabah dokuzda dersim var. Gecenin bir yarısı, kafam ne halde belirsiz, bir ortamdan dönmüş haldeyim yine. Pazartesi ortam mı olur demeyin, Etiler'de olunca oluyor.
On bir kişilik kalabalık bir ekip ile şarap içtik. Birimizin doğum günüydü yine. Burada doğum günleri, lisede öğrendiğimizin aksine hiç de cinsel yakınlaşma fırsatları falan içermiyor dostlar. Ama yine de facebook gibi bir şok olma duygusu yaşamak isteyenlere birebir. "Oha, sen de mi tanıyorsun onu, vay anasını" demek hiç bu kadar eğlenceli olmuyordu.



Doğum gününe gitmeden önce Nihat ile buluştuk. Özlemişim götü. Hiç uzatmadan kaçtı. Kendisinden tamamen bağımsız, ama kendisinin yol açtığı bir ayrıntı günümün yaklaşık bir saatini şehvet fırtınalarıyla geçirmeme yol açtı. Bazen oluyor bu. Hiç tahmin etmediğim bir kadın basit bir cümleyi bir söylüyor, nutkum tutuluyor. Tamamen ses tonuyla, beden diliyle, hatta aslına bakarsanız o anki enerji ile alakalı. Tabii bu tür duygular bir yere falan bağlanmıyor. Ama ne oluyor? Bu anlık şimşeklenmeyi yaşadığım insana olan bakış açım bir ömür değişiyor. Gerçi bugünkünde, eski bakış açım geri döndü nihai olarak.



Bugün sizlere hayata dair çıkarımlar falan sunamıyorum. Belki de dandik bir yazı oldu. Kalitesiz bir erkek olduğumu belgelendirmek istedim sadece. Sevgili boğaziçili kızlar: Sizlerle iletişim kurmaya çekinen, bunu istese de beceremeyen oğlanlar, The Big Bang Theory dizisindeki gibi olmuyorlar gerçek hayatta. İstediğiniz nerd şirinliğini size sunabilmem için, kırk fırın wikipedia kusmam lazım.


Bana adam olmayı öğreten okuruma Hazal Ana'dan acılı bir şeyler ısmarlayacağım.
Boğaziçi Bin Beşyüz

18 Ekim 2010 Pazartesi

Anayasaya hayır diyen kızlar, bana da hayır diyorlar. Evet diyenler beni tanımıyorlar.





Hayata tutunmak, aslında boşa geçen zamanımızı değerli olduğunu sandığımız şeylerle doldurmaktan ibaret. Bense, Boğaziçi'nde neredeyse her bölümün zorunlu dersi olan ekonomiyi o kadar sevdim ki, defalarca okudum. Öğrendiğim en önemli şeylerden biri ise şu: Bir kaynağın ne kadar kaldığını bilmeden, ona bir değer biçmek imkansızdır.

Hayatımızdan geri kalan süreyi ölçmemiz imkansız. Beş dakika sonra yaşayıp yaşamayacağımızı bilmiyoruz. Anı yaşama zihniyetiyle de insanın burnu boktan kurtulmuyor. Öyleyse ne yapmak lazım?
Bunu bilmek ise büyümekle gerçekleşiyor sanırım. İnsan büyüdükçe süpermen olma hevesinden vazgeçiyor.




Ama, Boğaziçi'nde işler çok farklı. Buradaki çocuklar, hala çocuklar. Çünkü altı yaşlarından beri ne yaptılarsa hep en iyisini yaptılar. Okullarının, ailelerinin hep "en" çocukları idiler. En zeki, en çalışkan, en güzel, en yakışıklı, en zengin hep burada.
O yüzden de, buradaki çeşit çeşit duygu durumu hep uçlarda yaşanıyor. Junkie olan en junkie, marjinal olan en marjinal olmak istiyor. Ben de öyle istiyorum. Gel gör ki, bu da insanı mutsuz ettiği zaman dibe vurdurmadan bırakmıyor. Zekanın mükafatı başarı ise, laneti de mutsuzluk.


Geçtiğimiz üç haftanın içerisinde aslında pek çok şey yaşadım. "bunu bloga yazacağım" dediğim şeyleri bundan sonra not edeceğim. Pek çoğu hafızamdan kişiliğime kaydı. Her zamanki gibi gereksiz olgun giriş ayaklarını bırakıyor ve madde madde maceralara geçiyorum dostlarım:



  • Liseden üniversiteye upgrade etme hatasında bulunduğum sevgilimle, Hisarüstü'nde gece vakti terlikli karşılaşma hayalim, kısmen gerçek oldu. Burada doğru noktada oturmak çok çok önemli. Ama buraya akbil ile gidip gelmek gerçekten çok eksik bir hayat. Yurtta kalmış, anasının evinden akbille gidip gelmiş, anasının evinden gerek spor, gerek aile arabası ile gidip gelmiş, ve sonunda eve çıkmış biri olarak söylüyorum. (bunların her birini birer dönem yaptım) Hazırlıklar özellikle sözüm size: İkinci yılınızda beğenmemezlik falan yapmayın, şöyle ya da böyle olsun ama mutlaka eve çıkın. Eve çıktıktan sonra başarısız olursanız istediğinizi yapın, ama önce bir çıkın.
  • Boğaziçine giremeyip Hisarüstüne giren tayfa ile iletişimim bu üç hafta içerisinde yok denecek kadar azdı. Biraz daha beklemeniz gerekecek Emre'nin tayfası. Sezonu geç açacağım, ama keseyi geniş açacağım.
  • Namım iyicene duyulmuş. Beklenmedik yerlere çağırılır oldum. Beklenmedik zamanlarda çağırıyorum ben de karşılık olarak.
  • Dersleri bu dönem çok güzel toparlayacağım. Yazın Amerika'da work n travel hedefim. Onun için de ortalama gerekiyor.
  • Parasal durumum gerçekten berbat. Cimrilik artık işe yaramaz oldu. O yüzden bir an evvel alternatif gelir kaynakları üretmem gerekiyor.
  • Beni tanıyanlar, sözüm sizlere: Sizlerle iletişimimi ilerletmek istiyorum. O yüzden mesaj atın, bir şey yapın. Beni yaratan adamla değil, benimle konuşacaksınız yalnız, Boğaziçi Bin Beşyüz ile. O ayrımı kesin olarak yapmaya hazırsanız internetten istediğiniz gibi sevişebiliriz.
  • Evde haftada bir kalabalık, haftada bir de tenha eğleniyorum. Aslına bakarsanız pek de eğleniyor sayılmam, çoğunlukla öğrendiklerim beni daha pis bir insan yapıyor, dolayısıyla da moralim bozuluyor. Ama her haftaya daha güçlü başlamak benim için kârlı bir ticaret. Kafaların çok güzel olduğu o akşamlarda, bu karmaşık ortamın biraz daha derinlerine iniyorum her seferinde.

  • Bu dönem bir kulüpte çılgınlar gibi çalışmak istiyorum. Lütfen bana bir kulüp tavsiyesinde bulunun. Ama gerekçeleriyle. Sinema kulübü olmaz ama. Birkaç kez gittim, ısınamadım. Ama oradaki Kylie Minoque'a bayılıyorum, çok güzel hatun.
  • Hisarüstü'nde oturmak insana spontane işler yapma lüksü sunuyor. Ama evden çıkmaya üşenmemeniz lazım. O yüzden börekçiye ne kadar yakın, o kadar iyi. Dikkat edin, okula demiyorum.
  • İngilizce bilmeyen sevgilimle işleri çok ağırdan alıyorum. Bir Boğaziçili ile evlenemem. Onun için en azından Behlül olmam lazım, Nejat İşler kurtarmaz.

  • Kız değil kadın diyenlere, kamış değil pipet diyeceğim. Hayatınızı üzgünlükle doldurmayın lan. Toplum çirkin, devlet kötü, şirketler yavşak, size öğretilen her şey aleyhinize, dünyayı kukuletalı adamlar yönetiyor. Oğlum boşverin lan, biz de eninde sonunda gerizekalı primatlarız. Memeliyiz. Aslanın pençeyi indirip ceylanı yemesi kadar doğal süreçler tüm yaşadıklarımız. Karl Marx'ın evlat acısı çeken bir baba, Engels'in ise ortama kafa güzelleştirici götüren bir "boğaziçine giremeyip hisarüstüne giren" olduğunu öğrendiğim gün çok güzel bir gündü. Oraya da otomatik vitesli bir araba ile gitmiştim.
  • Karşınızdakinin huyuna gitmek yerine, ısrarcı bir şekilde sizin tercih ettiğiniz iletişimi kurmaya çalışırsanız; insanlar size saygı duyuyor.
  • Havalar çok soğuk, insanın ders çalışası gelmiyor.
  • Ama Boğaziçi'nin kızları gerçekten çok güzeller. İnsanın okula gidesi geliyor.

Hepinize dokunmak istiyorum.
Boğaziçi Bin Beşyüz

26 Ağustos 2010 Perşembe

Where I End And You Begin. Beggin huu..

Büyümek zor. Becerebilecek miyim bilmiyorum. Elimden geleni yapıyorum, ama yine bir yerde bir şekilde patlak veriyorum. Belki de, büyümek dediğimiz şey, büyüme çabasından vazgeçmekle eşzamanlı oluşan bir doğal süreç. Bilemem.
Son günlerde hayat yeniden canlandı. Kazadan sonra epeyce kendi kabuğuma çekilmiştim. Her ne kadar konuyu bilenler "bir şey olmaz" dese de emin olamıyordum. Hala emin değilim tabii ama, sigortacı arkadaşım Alper, dosyayı bir saat kadar inceledikten sonra inanılmaz başarılı bir iş çıkarttı. Artık o konu bir "matter of time" diyebilirim. Bekliyorum. Bir gelişme olursa da yazarım.
Gelgelelim olup bitenlere:
  • Nihat'la takıldığımız akşam kendisini ellemeden duramayan bir hatun vardı ortamda. Bir iki gün sonra çağırdım, beraber takıldık. (vallahi elleşmedik) Güzel bir sohbet oldu. İşin içinde Nihat olmasaydı kıza Naked Man yapıcaktım. Başkasına kısmetmiş. (gerçi naked man yaptığım anda bunu yapabilecek tek kişi olduğumdan deşifre olucam ama, hayırlısı)
  • Bu arada, evi değiştirdim. Yine hisarüstündeyim ama, bu kez en iyi yerindeyim. İnanılmaz bir evimiz var. Artık "ev olsa bıdıbıdı" bahanelerim kalmadı. Bakalım işe yarayacak mı?
  • Eski tayfalarım bana bu aralar güzel paralar kazandırıyorlar sağolsunlar. Laf yapmayıp iş yapmayı tercih eden yapım da sağolsun.
  • Emre'siz Boğaziçi çok kuru. Emre'ye yamanan kuruçükler ordusu da olmayınca eğlence olmuyor.
  • Düşünceli davranıp ayrıntılara dikkat ettiğimde yaptığım hareketler baya böyle, korkutucu falan olarak karşılanıyor. Korkutucu derken, hani sıradışı saçma insan davranışı gibilerinden. Weirdomsu. Ama kendim olduğumda  insanlar çok gülüyor. Ulan iyi de, siz asıl güzel esprileri kaçırıyorsunuz. Bu işte de bir yanlışlık var, ama nerede yapıyorum çözemedim.
  • Exchange'leri sevmiyorum. "Üçüncü dünya ülkesine geldik, burada başımıza her şey gelebilir" triplerini hiç sevmiyorum. O yüzden exchange sevenleri de sevmiyorum. (gerçi exchange işinin doğası gereği, onları kimse sevmiyor. sadece kısa vadeli fast food tadında seks kaynağı olarak görülüyorlar.)
  • WAT ve Interrail tayfalarını seviyorum. Ama gidemeyip de konuşulması gereken max yaz sayısı:1 benim gözümde. İkinci sene de aynı muhabbeti yapıyorsan sen bir hiçsin dostum, kadim dostum.
  • Just do it.
Boğaziçi'nin en güzel iki dönemi: Okul bitip yaz okulu başlamamışken, yaz okulu bitip okul başlamamışken.
Hepinizle tanışmak istiyorum.
Boğaziçi Bin Beşyüz

17 Haziran 2010 Perşembe

İnsanın Namı Yürümeye Görsün.


Geçen akşam Emrelerde beraber oturduğumuz tayfadan Alican, benim de uzaktan tanıdığım birkaç kıza akşamdan bahsetmiş.
Namımı duyan çağırır oldu.
Hisarüstü'nde insanlara bir şeyler sunabiliyorsanız, kesinlikle karşılığını anında alıyorsunuz.
"Her şey karşılıklı mı?" tribiyle yanıp tutuşan İstanbul Üniversitesi öğrencilerine inat, burada her şey karşılıklı ve bu durum gayet keyif verici bir halde işleniyor.
Az sonra çıkıp Zuhal'lere gideceğim. Zeynep de oradaymış. (o da kızıllardan. nedense kızıllar beni çekiyor, hadi buna freudyen bir açıklama bulun)

He ayrıca, ulan dememiş miydim, gerçek hayatta "Boğaziçi Bin Beşyüz" sen misin demeyin diye? Şimdiye kadar kimse sormadı ama, yanlış kişilere sorduğunuzu tahmin etmiyor değilim. Beş yüz yıllık mazisi olan bir kültürü on beş yaşında edinmiş adamlarız sonuçta.

Geçen yazışımdan beri neler oldu bakalım kısaca:
  • Hande hıyarı beni facebooktan silmiş, ama telefonda kekir kekir konuşmaya devam ediyoruz. Benle kafa kafaya verip sövdüğü sevgilisiyle barıştı herhal. Kendisine "sen insan değilsin, sen orospunun ahlaksızın önde gidenisin" diyen biriyle barışan Hande'ye buradan saygı duyuyorum. Beni sevgilinden gizlemene gerek yok, yalanlarına ortak olurdum söyleseydin.
  • Zaten, benim bir yalanınıza ortak olmamı istiyorsanız, bana söylemeniz yeterli. Hatta bir tek benim için geçerli değil lan bu. Bir insanın yalanınıza ortak olmasını istiyorsanız, yalanınızın ne olduğunu ve işin doğrusunu ona söylemeniz yeterli. Bu yöntemle karşı komşunuzun aileniz evde yokken yediğiniz naneleri gizli tutmasını bile sağlayabilirsiniz.
  • Zamanında beraber Almanya'ya bir sivil toplum kuruluşunun gezisi amacıyla gittiğimiz Seda ile konuştuk geçen gün. Çok sıkkındı. Çarşamba buraya gelecek, içeceğiz. (hayır geri zekalılar, seks seks diyorum diye bunu da öyle bir şey sanmayın. kızın sevgilisi askerde lan; Rihanna olsa bakılmaz yan gözle.)
  • Dün akşam da yine Ortaköy'de içtim. Hesap ödeme sıkıntısı yaşanmayan masalarda fütursuzca içmeme imkan yarattıklarından mütevellit, teşekkür ediyorum.
  • Okuyucularım: Yorum yapana yazı ithaf edeceğim. Unutmayın ki, devleti yaşatan kurum, blogu yaşatan yorumdur.
  • Issız Adam bile profesyonellerden yararlanabiliyorsa benim neyim eksik lan? Ben Behlül müyüm?

Hepinize imreniyorum. Hepinizin hayatının en güzel yönleri benim olsun istiyorum.
Boğaziçi Bin Beşyüz