eski dostlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eski dostlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2012 Salı

Başlangıcı Olan Her Şeyin Bir Sonu Vardır.

Kahkaha ve Barış üzerinize olsun; 23 Nisan kutlu olsun.

Çok rica ediyorum: Şunun eşliğinde okuyunuz.





Sen varken her sabah neşeli
Uyandığımda etraf güneşli
Yataktan zıplayıp fırlarken
Karşılarım seni: Hoşgeldin özlediğim gün!

Uzun bir aradan sonra seni bugün gördüm,
Uzak bir mesafeden benim için çok geldin.

Zaman kalmadı
Acele et
Her şey fena fantastik.
Zaman kalmadı, acele et.
Geç kalma, sadece zamanında gel.


Bir şekilde eve gittiğimde,
Etraf darmaduman Hande.

Metrobüs patinaj çeksin istiyorum sana gelirken.

Aynı şehir, aynı sokaklar
Her zamanki aynı çikolata alışverişleri
Her şey beni mutlu edebilir;
Taraflıyım senden yana, bunu bil.






Süremiz doldu, klimalar açılmak üzere.
Bir gün hayatımız bitecek.
Artık büyüyoruz, fırsatları kaçırıyoruz.
Acele et,
Ama merak etme, ben de yakında gelirim.

Zaman kalmadı, acele et;

Fena fantastiğiz.
Zaman kalmadı acele et:

Birileri olacak bu gidişle.
Zaman kalmadı; ne olur artık acele et!
Gitmeden önce oynayacaksan bile, sen..
Zaman kalmadı. Yeter artık, lütfen acele et.
Uyan, ve hodri meydan:
Mutlu olmak için hazırlan.



Tekrardan, ve bu konuda son kez merhaba çok sevgili okurlarım. Bir kısmınız sevinecek belki, çünkü artık orijinalime geri dönüyorum. Evet, bir kadın vardı ve okula gitmeye başlamıştım. Evet, bir başka kadın sayesinde girdiğim bu okuldan onla el ele verip çıkmaya hazırlanıyordum. Ama çok sevgili dostlarım, yıllar evvel aklımda kalan o soru işareti bir anlamda olumlu bir anlamda ise olumsuz bir cevap ile bugün sonuçlandı. İsterseniz yine (bu süreci sizlerle geçirmek istiyorum başlıklı yazımda tarihsel olarak en yakın olan alıntıyı yapmıştım, şimdi ise sonuncuyu yapacağım ve bu konuyu bu blog'da da bir daha görmeyeceksiniz.)



04.06.2010 Cuma 13:48
  • Birazdan Hande gelecek. Hande kim derseniz, o da burda okuyor. Ama biz, blog yazarı olan başka bir arkadaşım üzerinden -yalnız blog dedik diye internet sanmayın, gerçek hayattan- tanışıyoruz.
  • Bi gelişme olursa bildiricem ibneler.


Evet işte, Hande'yi tanıdığım ilk gün buydu. Bugün de -en azından bu yıllar alan döngüsel muhabbetimiz bakımından- son oldu. Yine geldi, yine aynı yemeği yaptım. Bu sefer sabahtan akşama beraberdik yalnız. Sabah Fransız, akşam ise İtalyan mutfaklarından örnekler sergiledim. Yani şöyle söyleyeyim: Çalıştığım iş yerinden dört günlük bir izin aldım, ve üç gündür bugün için çalışıyorum. Ben aslında o dört günü de mümkün mertebe beraber geçirmek isterdim, ama o olmaz dedikçe olacağı zaman için çalıştım.

Bunları anlattığımda benim için söyleyeceğiniz şey çok basit biliyorum: E olm, bu kız seni istemiyor işte, ne diye zorluyorsun it misin?

İşte çok sevgili dostlarım, kadınlar isteklerini ya da isteksizliklerini size doğrudan söylemiyorlar asla. Yani şöyle söyleyeyim, bu tamamen aşktan korkan bir erkeğin tavladığı kadınları depresyonlara terk edip gitmesi gibi bir şey. Daha evvelden de çok bahsetmiştim.



Çoğunluk filmini izlediniz mi? O film hiç de sizin gibi boğaziçili kofti sbk tayfasının zannettiği gibi bir etnik çoğunluk ya da kültürel çoğunluk üzerine falan değil. İnsanların arasında ben ve benim gibi, Hatırla Sevgili'deki Nejat gibi, Selvi Boylum Al Yazmalım'daki Kadir İnanır olmayan adam gibi insanların nasıl da azınlık kalabildiklerini anlatıyor.

O filmde bir sahne var. Kızla beraber eve gidiyor bizim çocuk, ve kızın evinde yaşayan bir diğer insan çocuğu görünce "aa dediğin kadar yakışıklıymış" diyor. Sonra beraber odaya gittiklerinde çocuk şunu soruyor: Beni gerçekten yakışıklı buluyor musun ya?

Hiç biriniz umarım bir gün beni anlamazsınız. Yaptıklarınızdan, etnik kökeninizden, ya da çeşitli sebeplerden falan değil, sadece siz olduğunuz için, sadece kahrolası birkaç kilogram organik kütlenin diziliminden dolayı, ya da sadece kişiliğinizden dolayı mantıksız ya da mantıklı bir insan gibi görülmek, inanın ki çok acı.
Yani bunun iki tarafı da acı. Şu hayatta mantıklı bulunduğum oldu; "mantığım seni istese de gönlüm razı değil. Senden sebepsiz yere hoşlanamıyorum; o elektriği alamıyorum" tavrını gördüm. Mantıksız bulunduğum oldu; "Gönlüm seni ne kadar isterse istesin aklım kabul etmiyor, o yüzden şu hayatta yaşadığım dert tasa sevinç keder neşe üzüntü gibi durumlarda sana yaslanamam, seninle el ele veremem." tavrını gördüm. İnanır mısınız bana bilmiyorum dostlar, ama bunların ikisi de insanın kalbinin bir yarısını boş bırakıyor; e bir tarafı tıkabasa dolu diğer tarafı bomboş olan her kırılgan gibi o da kırılıyor. Ne kadar mukavemeti yüksek bir kalbim olduğuna bazen ben bile şaşırıyorum; ama evet o da kırılabiliyor.

Sözlerimden Hande'ye kırgın olduğumu falan çıkartmayın asla. Ben hayata kırgınım: Dünyaya, insanoğluna, evrene, Karma'ya ya da kaderime kırgınım. Evet sağolsun o da çok denedi, evet onun da aklında 4 Haziran 2010'dan beri bir soru işareti vardı. O gün bir an oldu, ve ben o an sokakta görebileceğiniz 1000 erkeğin 999unun yapacağının tam tersine hareket ettim: Bir kadın gözlerini bunun için kapatmışken onu öpmedim. İstemediğimden değil, onun istediğinden emin olmak istedim sadece. Ruhundaki yaraları kapatmak için ya da ben çok mantıklı bir insan olduğum için ya da ben çok hoş çok biscolata bir insan olduğum için ya da şu ya da bu sebeple değil, sebepsiz yere istediğinden emin olmak istedim.

Onun da aklında bu bir soru işareti olarak kalmış. Bunu bana defalarca söyledi. Hatta bu son yazı dizisinin ilk yazısında bahsetmiştim ya hani, sözleşmeler yaptık birbirimize niçin dönüp dolaşıp tekrar geldiğimizin sebeplerini yazdık falan diye, işte o sebepler listesinin ilk maddesi (ilk maddeyi Hande yazdı) "Yarım kalmış olması" idi.

Dolayısı ile de, bu yarım kalmış hikayeyi bir sonuca bağlamak için tek çaremiz o anı tekrar yaşamaktı. Bugün o an tekrar yaşandı dostlarım. Hande'nin sesini çenesinden aşağı doksan derece açı ile inen yaklaşık 40-45 cm uzaklıktan tekrar duydum yani. Evet, o gün bu gündür hiç bir şey değişmemişti. Her şey aynıydı. O an tekrar nasıl yaşandı, ne oldu ne bitti söylemeyeceğim. Ama şu kadarını söyleyeyim; evet eğer çoğunluk'tan olabilseydim taa o zaman da, ha keza bugün de biz Hande ile sevgili olabilirdik. Bunu isterdim de aslında, inanın ki olmamasının sebebi sadece benim becerememiş olmam.

Yirmili yaşlarımda dönem dönem bulunmuş hoş bir anı olarak kalacak bu da. Eski sevgili olmaktan bin kat iyidir aslına bakarsanız bir yandan da. Ama biriyle eski ya da yeni sevgili olabilmem için bir isteğim var ondan, ve bu öyle yok efendim sevişelim ya da şuraya buraya gidelim falan değil asla. Sadece, bana sırtını yaslayabilmesi ve benim de onun arkasında durabilmem lazım. Aslında bu sadece sevgili olmak için de değil, şu hayatta herhangi bir insan ile sağlıklı bir ilişki kurmam için gerekli. Benim karşılıklı bir güven içerisinde bulunmadığım insanla kanka olmam da mümkün değil.





Yine de her şeye rağmen bütün bunlara değerdi. Doğru insanı bulmuş olduğunuza milyonda bir bile ihtimal veriyorsanız, maddi manevi hiç bir şeyi esirgemeyin. Bir de merak etmeyin: Evrende hiç bir emek karşılıksız kalmaz. Enerjinin korunumu kanunu denen bir şey var.


Hepinizi çok merak ediyorum:
Boğaziçi Hande Beşyüz

10 Nisan 2012 Salı

Simit Sarayı denince aklına Börekçi'nin yanındaki dumanaltı mekan gelenler..





Nerede hata yaptım; neyi yanlış yaptım bilemiyorum dostlarım. Delik deşik bir kalpte nabız yokluyorum, onunsa evet için bir, hayır için iki kere göz kırpmaya bile takati yok.

Anlatmak istediklerimi biliyor olsam da anlattıklarım hakkında en küçük bir fikrim dahi yok. Bir insan vücudunun içinde kısılıp kalmışım; ve dışarı çıkmam mümkün değil.

Üslûbu öldürdü; omurgayı söktü, elimizde kala kala dikenleri törpülemiş soluk ve çakma bir muhabbet kaldı.

Neyden bahsettiği hakkında en ufak bir fikrim yok. Ağzından kelimeler ancak korku ya da endişe ile çıkıyor.

Yıllar önce yanan ışık onun için de söndü mü bilmiyorum ama, benim için sönmek üzere. İçinde bulunduğumuz zaman, karşılıklı ve farklı konularda yarar üzerine kurtulmuş mutualist ilişkiler dönemi. Bu durum beni zaten yeterince süründürüyor. Ailemin junky çocuğuyum; tüm kırmızı çizgiler, tüm sınırlar, tüm yasaklar yüzüme yapışmış; bir ten bulmuşlar ve beni içine koymuşlar. Allah aşkına, bunu görebilecek başka kimse yok mu?

Ben yalan'ım.

Bunun gelişini görmüştüm.

(Radiohead - Bodysnatchers'a en içten öforik duygularım ile.)

Velhasıl, buyursunlar:


17.06.2010 Perşembe
  • Hande hıyarı beni facebooktan silmiş, ama telefonda kekir kekir konuşmaya devam ediyoruz. Benle kafa kafaya verip sövdüğü sevgilisiyle barıştı herhal. Kendisine "sen insan değilsin, sen orospunun ahlaksızın önde gidenisin" diyen biriyle barışan Hande'ye buradan saygı duyuyorum. Beni sevgilinden gizlemene gerek yok, yalanlarına ortak olurdum söyleseydin.
  • Zaten, benim bir yalanınıza ortak olmamı istiyorsanız, bana söylemeniz yeterli. Hatta bir tek benim için geçerli değil lan bu. Bir insanın yalanınıza ortak olmasını istiyorsanız, yalanınızın ne olduğunu ve işin doğrusunu ona söylemeniz yeterli. Bu yöntemle karşı komşunuzun aileniz evde yokken yediğiniz naneleri gizli tutmasını bile sağlayabilirsiniz.

Facebook mu? Dostlarım evime istediğim saat dönemiyorum, ama bunu facebook listemde dahi ekli olmayan bir insan dediği için yapıyorum. Muhtemelen siz de herkes gibi «e olm bırak gitsin o zaman» diyebilirsiniz; fakat bu da mümkün olmuyor. Bir şekilde tekrar konuşur durumda buluyorum kendimi.



Mesela şöyle düşünün; okulda bir kız öğrenci var, ve bu kız beraber vakit geçirdiği insanlar ile cinsel bir paylaşımda bulunmakta beis görmüyor, bunun karşılığı olarak bir şey beklemiyor. Yani nasıl desem, bu konularda rahat bir insan. Ne olur? Ne olacak, ortamın bütün piçleri abazanları falan bu kızın yanından ayrılmaz, bir şekilde en alakasız insanlar bile muhabbet kurmaya çalışır. Kız da bu durumdan pek de rahatsız olmaz, çünkü isteği dışında gelişen bir olay falan yoktur ortada. Ama bir gün gelir, aynı çevreden olmayan bir başka adam ile iletişimleri kuvvetlenir ve tüm bunlardan bağımsız olarak sevdiği, olumlu duygu ve düşünceler beslediği bu adam bile bir yerden sonra onun bu kaşar muhabbetlerini öğrenince «ehe mehe veriyor olm» tavrına girip kızla duygusal bir paylaşımda bulunmaktan tamamen vazgeçer. Ne de olsa kız beklemiyordur hiç bir şey; «kaşar işte, herkese vermiş bana da versin» modunda takılmak adam için en iyisi olacaktır. İşte o zaman bu kız da bunca yılın üzüntüsünü toptan çeker. Bu adamı hiç de öyle görmemiştir çünkü. Ama bu saatten sonra nereden anlatsın değil mi?

İşte çok sevgili kankalarım yukarıdaki hikayeyi bir de tersten okuyun şimdi. Kız ile oğlan, duygusal ile tensel sözcüklerinin yerlerini değiştirin. Aaa kızlar da bunu yapıyor değil mi?

Evet işte çok sevgili kadın okuyucularım. Ben sizle sadece tensel bir paylaşımda bulunmak isteyip, eğer bunu sağlayabiliyorsam gerisini boşver sadece bu yeter hatta diğerini ben istemiyorum hazır değilim daha yeni sevgilimden ayrıldım çok yorgunum falan dersem ne hissedersiniz? Aynı şeyi siz başka bir alanı sınırlayınca da ben hissediyorum. Ne fark eder ki? Sadece ihtiyaç farklı. Kendinizi daha masum hissetmeyin.

Ya da ne bileyim lan? Ben mi çok duygusal çok feminen ya da romantik junky isyankâr serseri modunda bir insanım, bilemedim dostlar, a dostlar.

Asıl konuya geri dönecek olursam, son zamanlarda mevzu tekrar olumlu yönde gelişmeye başladı. Daha önce de dediğim gibi: Bu kadar acemi ve bu kadar kendini usta sanan insanların hatalar yapması kadar doğal bir şey olamaz. Ve çok sevgili kadın okuyucularım, sözüm sizlere: Hayatınızda bir elin parmakları sayısında insan oldu diye kendinizi olgun falan sanmayın. Erkeklerin skor takıntısı ne kadar boşsa bu da o kadar boş.

Okula gelince, sınavlar falan. Ne diyeyim olm, o konuda bi dolu blog var. He okul çevresinde dönen junk muhabbetleri derseniz; ben en azından şimdilik takılmıyorum. I get a kick out off you diyince bizimki diğer maddeleri rakip belledi. Kadınlar çok acayip lan. Neyi kıskanacakları belli olmuyor.



Hepinizle beraber dev bir joint çevirmek istiyorum.
Boğaziçi Bin Beşyüz 

3 Nisan 2012 Salı

Bu süreci sizlerle geçirmek istiyorum.

Her zaman söylemişimdir, benim buraya yazı yazabilmem için kafamın bayağı bayağı güzel olması lazım. High olmak yetmez yani; wasted olmam lazım.

Fakat gelin görün ki dostlarım, artık o kadar madde içmediğimden o kadar high olmam mümkün değil sanıyordum. Günler geldi günler geçti ve günün birinde hayatımın çok uzak ve çok derin bir köşesinde, ayrı bir dosya gibi duran, hep içimde «o an acaba şöyle yapsam ne olurdu?» diye bir uktesi mevcut, onla ilgili saçlarının kokusundan tut da hangi gün ne giydiğine, her saniye yüz ifadesinden tut da hangi gün nerede karşılaştığımıza falan gibi tüm detayları aynen hatırladığıma da asla inanmayan kadına: « I get a kick out off you» dedim. (Frank Sinatra şarkısıdır; Jamie Cullum versiyonu da epey şen, oldukça şakrak.)

Şimdi burada birazcık işin teknik kısmına girmek isityorum izin verirseniz. Aşk bir kimya meselesidir diye duymuşsunuzdur. Bu kimyasallardan üçü endorfin, serotonin ve dopamin. Üçü ile de sular seller gibi aşık olabilir insan. Ve bir insan şu hayatta bu neurotransmitterlar ile oynayan bir maddeyi belli bir süre alırsa reseptörleri duruma uyum sağlamak için regüle olurlar. Bu durumda da doğal yollardan mutlu olması için (beyin hiç öyle lisede narkoların okula gelip de konferans halinde anlattıkları gibi «ooh kebap endorfin salgilamasam da olur.»  diye düşünmez.) daha yüksek miktarda salgılanırlar. Kısacası bir junkie aşık olarak da çok güzel kafayı bulabilir.

İlerleyen günlerde Hande ile defalarca buluştuk (hayır öyle bir şey olmadı, yıllar öncesinde kaldı o dosya) konuştuk onu bunu çekiştirdik güzel yemekler yedik falan. Ben bunun bir kaçamak kafası ile olmasına şiddetle karşı çıktım; o ise bir yandan rahat olalım dedi ama bir yandan da kendisi de pek geri kalmadı. Girizgâhı toparlamak gerekirse dostlarım, en son yazıyı onun isteği üzerine yazmıştım, şimdi de bir süre ondan bahsetmeyi planlıyorum. Herneyse:

21.11.2010 Pazar

Hande ile en sonunda oturduk konuştuk. Birbirimizi ellemek için bahaneye ihtiyacımız olmadığına karar verdik. Bundan sonra ne olur bilemem, ama ikimiz için de daha az hayattan geri bıraktırıcı olacağı kesin.

Evet çok sevgili gönül junkie'si dostlarım, Hande ile hâlâ bu düzeydeyiz. Birbirimizi çok iyi anlıyoruz evet ama mevcut durumumuz üzerinde bir değişikliğe yol açmıyor bu anlayış. Evet birbirimize karşı rahat olabiliyoruz; güveniyoruz; kusurlarımızı birbirimizden gizleme ihtiyacı hissetmiyoruz. Fakat işin içine birbirimize karşı sorumluluk ve beklenti girdiğinde, yani çok yakın olduğumuzda işler değişiyor. İkimiz de şu hayatta insanları seven insanlarız. Yargılamak hor görmek tepeden bakmak huyumuz değil. Ama biriyle çok yakın olunca ona da kendine davrandığı gibi davranabiliyor insan. Hande de ben de kendimize karşı ultra-gaddarız. Hal böyle olunca da muhabbet tatsızlaştı.

Bu biraz da aşırı konuşmaktan dolayı oldu zannedersem dostlarım. Hande bir kadın olduğu için vücudu için ya da birinin sevgilisi olduğu için değil de, insan olduğu için, muhabbeti için şevkat ile sevilmeye açtı. Bense yeniden aşık olmaya, türlü türlü salaklıklar yapıp bir kadının yüzünü güldürmeye, derdi olduğunda koşacağım, benim yanımda kendini güvende hissedecek bir kadına hasrettim. Tabii ki bunların dışında da ikimiz için de ortak ve farklı sebeplerimiz oldu, onlar da ilerleyen yazılarda.

Bu kadar aşk yoksunu iki insan yıllar sonra bir araya gelince olay maalesef biraz çölden gelip padişah sofrasına oturmaya döndü. Aklımızca çok dikatli ve tecrübeliydik üstelik. Kurallar yasaklar koyduk, kırmızı çizgiler çektik, hatta sözleşme bile imzaladık. Ama dostlar, o esnada asıl büyük resmi kaçırmışız. Devamı bir sonraki yazıya.

Published with Blogger-droid v2.0.4

2 Kasım 2010 Salı

Boğaziçi'nde eski arkadaşlar, eski arkadaşlıkları ile varolmazlar.



Uzun bir ara verdim yine galiba, hepinize merhabalar.
Aslında bloga yazmayı daha çok istiyorum, ama benim de başımda sıkıntılar dertler falan var. Bazen öyle oluyor ki, hayatımı boşa harcadığımın tam olarak farkına varıp, her şeyden vazgeçesim geliyor. Büyük hırsların insanıyım aslında, ancak büyük çalışmaların insanı değilim. Daha önce de bahsetmiştim, birilerinin gerçek hayatta, benim bağladığım işleri yapması lazım. Size istediğiniz işi bağlayabilirim.

Patronlara yaptığım kendine güven dolu tavrın onda birini kızlara yapabilseydim, bugün her şey çok daha farklı olabilirdi. İş yapmak, karşı cinsle ilişki kurmak gibi komplike ve anlaşılması zor bir süreçtir. Mesela tıpkı işsizlerin ya da fakirlerin, patronların hayatını çok daha kolay ve zevkli sandığı gibi, sevgilisi olmayanlar ya da benim gibi başarısız erkekler de behlüllerin hayatını mutlu sanırlar. Bunun bir yanılsama olduğunun bilincindeyim, ama yetmiyor.

Ev arkadaşlığı ise ikisinin birleşimi gibi adeta. Çünkü işin içinde hem ekonomi, yönetim gibi durumlar hem de duygular var. Ev arkadaşlarınıza kırıldığınız zaman dünyadan zevk almak güçleşiyor. Bilinçaltım aynı evde yaşadığım kişileri ailem gibi görmeye alışık. Bunu geçen yıl acilen çıktığım ev arkadaşım Ceyda ile fark etmiştim. İlk defa karşı cinsten biriyle, üstelik başka biri olmadan evde kaldığımda, fark ettim ki, bir hafta içerisinde bilinçaltım onu ailemden biri gibi görmeye başlamıştı. Bu sınavı hepinize tavsiye etmiyorum, ancak hazırlık senesi bittiğinde aldığım ilk beraber eve çıkma teklifinin yakın bir arkadaşımın peşinden koştuğu kız tarafından gelmesi (üslubunu da hesaba katarak) de aynen böyle "olley ben godoş değilmişim" dedirtmişti bana. Tabii godoşluğu erdem edinmek de mümkün. Üstelik -belki de beklediğinizin aksine- öylelerine saygı duyuyorum. Onlara daha sonra geleceğim.



Olaylar kısmında madde madde değineceğim ev arkadaşları muhabbetini şimdilik bir kenara bırakıyorum. Geçen hafta ciddi ciddi, hayatımın son gününde olabileceğimi hissettim. Yani zaten bu hepimiz için geçerli bir ihtimal, ama bu yönde çeşitli olaylar da olduğundan, gerçekten son günümmüşçesine bir gün geçirdim. Aslında pek iyi bir tecrübe gibi gelmiyor kulağa ama, bunu birkaç kez daha yaşarsam, hayatın değerini bilmek şeklinde bir zihniyete çevirmem mümkün. Çok rica ediyorum, kendinize bir sorun: Bugün dünyadaki son gününüz olsa ne yapardınız? Yalnız, klasik cevaplar yok ailemi ararım vs. şeklinde. Şöyle düşünün soruyu: Yarın marsa gideceksiniz, nasa'nın özel bir görevi için. Ölmüyorsunuz yani. Ancak görev gizli olduğundan kimseye de söyleyemiyorsunuz. Ne yapardınız? Cevaplarınızı sabırsızlıkla bekliyorum.

Okulda kendime bir kulüp buldum bu arada, ama bir türlü gitmek bilmiyorum. Resmen hayattan geri kalıyorum dostlarım. Bu vesileyle de inceden maddelere kaçalım bakalım:


  • Son bir iki hafta sonudur, hafta sonuna erken başlayıp geç bitirmeli şekilde takılıyorum. Takılmam yetmezmiş gibi, bir de bir yandan da işlere falan gidip çalışıyorum. Bu madde gösteriyor ki aslında bir yandan hayatı yakalıyorum.
  • Dersler yine tepetaklak gidiyor, ama yine de inatla azimliyim bu dönem için.
  • Ev arkadaşlarımın arkadaşlarıyla Hisarüstü'nün arka sokaklarında farklı yerlere uğradık. Başka takılanları tanıdım. Normalde hiç huyum değildir ama, onlarla direkt ilişkiler bile kurdum. Buna mecbur kaldım aslında bir yandan, çünkü öbür türlüsünden rahatsız olmuş bulundum bir kere. Bunda rahatsız edici kişiliğimin de payı olabilir.
  • Benle vakit geçirmek, ilk başta eğlenceli olsa da uzun vadede yorucu bir şey. Ben birileriyle vakit geçirdiğimde, benden yorulmasalar bile, kendimden yoruluyorum.
  • Yeni insanlar katamadım bu haftalarda pek, ancak olanlarla idare ediverdik işte.
  • Madde madde yazılacak çok şey var aslında da, baydım. Lütfen araları bu kadar uzatmamam için bir şeyler yapın.


Hisarüstü'nde hayat, soğuk ve nemli. İçimizi ısıtmak için salak saçma işler yapıyoruz. Bana aklını verecek birine ihtiyacım ise had safhada. Aklına güvenen gelsin.
Çok yakında: Opera
Her an: Sosyal savaşlar, post apokaliptik egolar.


13 Haziran 2010 Pazar

Liberalizm: Manzara'da gecenin ikisinde rektöre sövme keyfi


Dün akşam yine eski tayfalardan birine takıldım. Liseden kalma tayfalardan biri.
Liseden bir arkadaşımız üniversitesini bitirmiş, onu kutladık bir güzel.
Adamın güneye gitme teklifine çekinerek bakması, girişte kimlik sorunu falan olur mu, birayla girilir mi gibi soruları oldukça hoştu.
  • Sonunda çalılara bol bol zıplamayı başardım. Kesinlikle deneyin. Güney meydandaki o yuvarlak çalılar hani. Hiç acıtmıyor, acayip de keyifli oluyor.
  • Güneyi seviyorum.
  • Afrikalılar sizin o vuvuzelalarınıza... Dün maç izleme gafletinde bulundum. Adamlar resmen goril gibi üflüyor. Hiç bir ritm falan yok. Pis köleler iğrençsiniz.
  • Güneyde Emre ile karşılaştık. Yanında göt bir arkadaşıyla beraber, iki kızla geziyorlardı. Akşam dağılmışlardır tabii ki, ama Emreciğim şimdi bunu "ben o kızlara gayıgayıverdim" diye anlatır. Seni çok enteresan buluyorum lan Emre.
  • Boğaziçinde acayip güzel kızlar var. Kafaları yiyorum.
  • Bir kıza hiç uzatmadan "ben seninle sevişmek istiyorum" denilebiliyormuş a dostlar. Fazla çirkinleşmeden, kararında sürdürünce muhabbeti güzel yerlere de bağlanabiliyor. Gerçi ben sonunu çok da güzel bağlayamadım ama, hiç de beklediğiniz tepkiler gelmiyor yani.
Şimdilik bu kadar, öbür eve geçmem lazım.
Yarın da geçmiş tarihe rapor almam lazım.
Hepinizi selamlıyorum
Boğaziçi Bin Beşyüz

30 Mayıs 2010 Pazar

O eski halimden eser yok şimdi, hırs içinde tutkunum şimdi.



Boğaziçi Bin Beşyüz - 2005 Kadıköy



Bir taksime gittim diye anlata anlata bitiremedim, farkındayım.
Amma, bir kızla tanıştık orda;
Kız bana "Boğaziçi Bin Beşyüz sen misin?" dedi.
Gerçek ismimle sordu tabii soruyu.
Vay anasını dedim sayın okuyucular; zamanında ben de ünlüymüşüm lan.
Bu blog, şöhret basamaklarını yeniden tırmanma çabamın günah çıkarma kabinidir.

Alayınıza gider!
Boğaziçi Bin Beşyüz